Demirel, Erdoğan ve Japonya

Demirel, Japonya gezisi sırasında İmparator Akihito ile…

Yabancı bir ülkeye giden her insanın ilgisini farklı konular çeker. Çünkü insanların yaşları, eğitimleri, estetik zevkleri, hayalleri, özlemleri, dünya görüşleri farklıdır. Farkı belirleyen de bu farklılıklardır.

“Tüm dünyada en sevdiğim şehir İsfahan’dır,” diyebilmek için İlber Ortaylı olmak gerekir.

Bir siyaset ve devlet adamının gittiği ülkeden kendi ülkesi için örnek aldığı, Merhum Demirel’in dediği gibi “keşke benim ülkemde de olsa,” dediği şeyleri belirleyen de o liderin dünya görüşü ve hayalleridir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın G20 zirvesi için gittiği Japonya’da ilgisini kadın üniversiteleri çekti. “Keşke benim ülkemde de olsa,” dedi ve YÖK başkanına talimat verdi.

Demirel, 1992 yılı sonlarında başbakan olarak Singapur ve Japonya’ya gitmişti. Merhum Demirel’in Japonya’da ilgisini çeken; hızlı tren, rekabet gücü sayesinde dünya ile kucaklaşmış olmaları ve barış içinde yaşamaları olmuştu.

Japonya’daki temasları sırasında İstanbul’un su meselesi ile ilgili olarak Melen Projesi ve Hızlı Tren Projesi üzerinde ağırlıklı olarak durduğunu da açıklamıştı.

“Bu hızlı tren dediğimiz olay, benim için bir rüyaydı, 10 seneyi kaybetmişizdir,” diyen Demirel, Türkiye’nin günün teknolojisine uygun, saatte en az 300 kilometre hız yapan bir treni mutlaka gerçekleştireceğini söylüyordu.

Sohbet ettiği gazetecilerden, Türkiye’ye gidince kendisinden hızlı tren istemelerini ve bu konuda herkesi de tahrik etmelerini isteyen Demirel, Japonya’dan döndükten 10 gün sonra İzmir’de TOBB toplantısında konuşurken aklı hala hızlı trende idi:  

“Bu sürat trenini, Japonya 1964 yılından beri işletiyor. Tokyo-Osaka arasındaki trenin Tokyo-Kyoto kısmına bindik, 2 saatte geçtik 550 kilometreyi.

550 kilometreyi Japon, 2 saatte geçiyor Türk 8 saatte. 2 saatte geçen Japon’un 6 saat daha yaşamaya vakti var, başka işler yapmaya vakti var ve 8 saatte geçen Türk hayatının 6 saatini bu yolda geçiriyor; Japon 6 saat kazanıyor, Türk 6 saatini kaybediyor. Biz ömrümüzü yollarda tüketiyoruz.”

Demirel, gözüne çarpan, ilgisini çeken konuları -4 Aralık 1992 tarihinde Kyota, Miyako Hotel’de- gazetecilerle yaptığı sohbet ve basın toplantısında şu sözlerle dile getiriyordu:

Bugün içinden geçip geldiğimiz 550 kilometrenin her taraf şehir, her taraf ev. Dikkatinizi çekmiştir,  bir karış toprak boş değil. Şu masa kadar toprağın üzerine çay ekmiş, pirinç ekmiş, –bizim köylülük tarafımız olduğu için onu fark ederiz- lahana ekmiş, yani hiçbir yeri boş bırakmamışlar.

– Japonya bir mucize yaratmış, bu mucizeye imreniyorum, gıpta ediyorum. Japonya’nın bu mucizeyi, kendi millî değerlerine, moral değerlerine sahip çıkarak, insanlığın çağdaş değerlerini, kendi değerleriyle bağdaştırmak suretiyle yarattığını görüyoruz.

–  Bu ülkede tarih binlerce yılla ölçülüyor, yani yılları adeta yüzer yüzer, ellişer ellişer paketlememişler de biner biner paketlemişler. “Biz 1200 sene evvel,” “Biz 2600 sene evvel,” diyerek konuşmaya başlıyorlar, öyle gidiyorlar ve bundan da sıkılmıyorlar.

– Bir de o çay partisi denen olayı anlatayım da. Küçük bir yer, giriliyor, kendi adetlerine göre giyinmiş, hanımlı, erkekli insanlar var, yere diz çöküp oturuyorsunuz, yani bağdaş kuruyorsunuz. Sonra işte çay yapıyorlar.

Eski âdetlerine göre, birbirleriyle kavga eden, hizipleşen, birbirlerinin kanına giren insanlar, barış ihtiyacını duydukları vakit, silahlarını dışarıda bırakırlar içeriye girer, çay içerler, uzunca süre konuşurlar ondan sonra bir anlaşmaya varırlarmış. Bizi götürdükleri yer beraberlik, kardeşlik, sulh, sükûn telkin ediyordu. Budizm’in kökünde yatan da budur aslında. Bu ülkede hâkim olan; sulh, sükûn, beraberlik ve bir arada beraber çalışabilmektir.

– Japonya yeni bir şeyi yapmaya kalktığı zaman kolay bir şeyi de yıkmıyor, muhafaza ediyor. Savaşta yıkılan yerler hariç, pek fazla bir şey yıkmıyor, bir birikim var. Her şeyi biriktirmiş adamlar. Bu birikimi çok önemli sayıyorlar.

Yorum bırakın