İşsizlik ve Gençlik

İşsizliği, Fakirliği Ve Eşitsizliği Sırtındaki Hançer Sayacak Siyasetçilere İhtiyacımız Var

Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir parti, yeni bir lider değil, Ali Babacan veya Davutoğlu değil, A. Gül hiç değildir. Türkiye’nin ihtiyacı vicdandır ve vicdan sahiplerinin yönetimidir.

Bizim sloganlara, ideolojilere, süslü püslü sözlere değil, yürekten gelen bir sese, bir haykırışa ihtiyacımız var. 

Bunu da ancak gözü ve kulağı rakibinde ve liderinde siyaset yapanlar değil, içinde yaşadığı toplumun zorluklarını, acılarını yüreğinde hisseden, içi yanan, isyan eden siyasetçiler yapabilir.

Türkiye’deki milyonları, çatlamış toprakla mavi gökyüzü arasına sıkışmaktan kurtarmak üzere siyasete giren Demirel, 10 Ekim 1965 seçimleri için gittiği Urfa’da halka şöyle hitap ediyordu:

“Asırlardır ne senin, ne çocuğunun, ne de hayvanının karnı suya doymuştur. Onun için senin bu meseleni en büyük siyasî mesele addediyorum, en büyük medeni mesele addediyorum ve senden, gelmiş geçmiş hükümetler adına, bütün Türk münevverleri adına, meslektaşlarım adına özür diliyorum.

Ben senin haline dayanamam kardeşim. Ben sizin ıstırabınızın çocuğuyum. Sizi bu ıstıraptan kurtarmayı bir şeref ve namus meselesi sayarım.”

1965 seçimlerinde Demirel’e -Türkiye’nin her yeri gibi- Urfalılar güç verdi, kuvvet verdi. İlk Hükûmetini böylece kuran Demirel, Urfa meydanında verdiği sözü tutarak Urfa’nın en küçük mezrasına kadar – 75 km uzaktan- su getirdi.

Demirel, yıllar sonra susuzlukla mücadelesini anlatırken “Bir bardak içecek çamurlu suyu, sırtımıza sokulmuş bir hançer yapmıştık. Bu ıstırap bitene kadar hançer sırtımızda durdu,” diyordu. 

Bunları niye yazdım? 

1960’lı yılların Türkiye’si susuzluktan kavruluyordu. Bugünün Türkiye’si işsizlikten, yoksulluktan ve eşitsizlikten bunalıyor.

7,5 milyon çocuğun yeteri kadar et, süt, yumurta yiyemediği, yeteri kadar ısınamadığı, giyinemediği bir ülkede yaşıyoruz. Her dört gençten birisinin işsiz olduğu bir ülkede, bir ekmeğin yarısını iki kişinin öbür yarısını sekiz kişinin yediği bir ülkede yaşıyoruz.

Evet, işsizlik, yoksulluk ve eşitsizlik her dönemde ve her toplumda vardı ve halen de var. Bugünün ve ülkemizin farkı işsizlik ve yoksulluktan kurtulma umudunun kalmamış olması, yoksul ve işsiz olmanın bir kimlik haline gelmesidir. Tehlikeli olan budur.

Toplumları ayakta tutan geleceğe ilişkin olumlu beklentilerdir. Olumlu beklenti içinde olmayan toplumlarda huzur ve barış güçtür.

Bugün gençler arasında Suriyelilere yönelen ve gittikçe artan öfkenin -sosyal medyada başlayarak- büyüklere doğru yönelmekte olduğunu görmek gerekiyor. Bunu basit ve olağan bir kuşak farklılığı ve çatışması olduğunu zannedenler yoksulluğun belli olmadığı ve edilmediği dönemlerde gençliğini yaşayanlardır. Bugünün gençleri, zenginlerin duvarlarla, markalarla, yaşam biçimleriyle kendilerini yoksullardan ayırdığı bir dönemde yaşıyorlar.

Dünyanın başka ülkelerindeki yaşıtlarının yaşam biçimi ve standartlarından haberdarlar ve bu yüzden umutsuzlar ve öfkeliler. “Coğrafya kaderdir,” deyip geçmiyorlar ve geçmeyecekler. Yaşlıların yanlış tercihleri nedeniyle bunları yaşadıklarını düşünüyorlar ve yaşlıların oy kullanma haklarını tartışıyorlar.

İşsizlik, yoksulluk ve eşitsizlik (yargı/gelir/eğitim/fırsat eşitsizliği işe alımlarda yaşanan adaletsizlik, haksızlık) üzerinde duyarlılıkla duracak ve bu duyarlılığı topluma mal edecek bir yapılanmaya ihtiyacımız var.

İşsizlik yoksulluk ve eşitsizliği istatistiki bir bilgi olarak görmeyen, işsiz bir gencin halinden anlayan, bir yoksul gördüğünde, bir haksızlığa şahit olduğunda sırtına bıçak saplanmış gibi hisseden siyasetçilere ihtiyacımız var.

Dalgalanmak için rüzgâr bekleyen bir bayrak gibi, bunlara isyan edecek, bunlarla mücadele edecek, bu mücadeleyi bir şeref ve namus meselesi sayacak bir siyaset anlayışına ihtiyacımız var. 

Korkmadan çekinmeden adaletsizlik yaratan ne varsa, hangi kurum varsa üzerine gidebilecek, holdinglere, sendikalara, TOBB veya TÜSİAD’a değil, yoksulluk ve haksızlık içinde yaşayan kitlelere ve daha iyi bir hayat isteyen gençlere borcu olan bir siyaset anlayışına ve yapılanmasına ihtiyacımız var.

Evet, herkesi eşit yapamayız ama herkesin temel ihtiyaçlarını karşılamasını sağlayabiliriz. 

Evet, herkesi zengin yapamayız ama herkesi varlıklı yapabiliriz.

Herkesin her yerde insanca yaşadığı, herkesin her yerde, hak ve fırsatta, nimet ve hizmette eşit olduğu bir Türkiye yapabiliriz.

İşsizliğe, fakirliğe ve haksızlığa karşı çıkmak, herkesin vicdan borcudur, adaletsizliğe karşı çıkmak, herkesin vicdan borcudur. 

Elini vicdanına koy Türkiye!

Yorum bırakın