
1990 yılında Milliyet Gazetesi’nde Kenan Evren’in “ANILAR” başlığı taşıyan, bir dizi yazı yayımlanmıştı. DYP Genel Başkanı Süleyman Demirel, bu yazı dizisinde dile getirilen iddialara “ANI DEĞİL İTİRAF” adlı bir kitapla cevap vermişti.
12 Eylül’ün içyüzünü ve Demirel’in isyanını dile getirmek amacıyla kitaptan yaptığım alıntıları sizlerle paylaşmak istiyorum:
“Amacımız, zamanın beş kişilik komuta heyetinin, kan gölünde kendilerine ikbâl ve istikbâl arayışlarını gün ışığına çıkarmaktır.
20 aylık sıkıyönetime rağmen; 800 bin kişilik ordu, 120 bin kişilik jandarma ve 50 bin kişilik polisi ile Türkiye, kan dökülmesini durduramamış; aksine, sıkıyönetimin başlangıcına nazaran, olaylar daha da azmış ve ülke, zor bir durumun içine sürüklenmişti.
Sayın Evren, sıkıyönetimin ilân tarihi olan 26 Aralık 1978 gününden, 12 Eylül 1980 gününe kadar ne ile meşguldü?
“Devleti bilmeyen, görevi bilmeyen bir Evren ile mi karşı karşıyayız? Yoksa Sayın Evren’in kafasında başka bir şey vardı da, onun dışında bir şey düşünmeye vakti mi olmadı?” gibi bir şüpheye düşmemek kabil değildir.
“Anılar”ın 13.sünde bakınız Sayın Evren ne diyor: “1979 Temmuz ayı, terör olayları bakımından çok yüklü geçti. Kuvvet Komutanı arkadaşlarımla tek tek, içinde bulunduğumuz acıklı durumu ve ne yapılması gerektiği konusunu görüşmeye başladım,” diyor ve devam ediyor: “Eğer bu durum böyle devam ederse, yeniden bir 27 Mayıs olmasından korkarım.”
İşte her şey böyle başlıyor. 12 Eylül darbesine giden yolun ilk kilometre taşı budur.
Meclislerin kendilerine verdiği görevin farkında mı değil? Meclislerin “Yap” dediğini yapsa, yaptırsa mesele bitecek. O dönüp, kendi yapması lâzım gelen şeyi, başkası yapmıyor diye şikâyet ediyor. Bu, sonuna kadar böyle gidecektir. Balık, akvaryumdan şikâyet ediyor.
Sayın Evren için önemli olan; “Müdahale kaçınılmaz olabilir. Ne dersiniz?” diye başlayıp, “Müdahale kaçınılmaz oldu” sonucuna ulaşmaktır. Böylece, Sayın Evren kendisini ele veriyor. Suçüstü yakalanıyor.
Demek ki, 12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen müdahale, daha Temmuz 1979’da ana rahmine düşmüş, cenin 14 ay zarfında, binlerce kişinin kanı ile beslenmiş, büyümüş ve 12 Eylül 1980’e gelinmiş!
Bu çizgi fevkalâde önemlidir.
Kafada müdahale fikri varken, mücadele nasıl yapılacaktır ve niye yapılacaktır? Soru budur!
Biz, kan dökülmesini önleyelim diye çırpınırken, bu işi yapacak olanlar; devletin kendilerine, bulundukları görev için maaş verdiği kimseler, bu çizgi üzerinde “Daha çok kan dökülsün de, haklılık kazanalım” diye, daha sonra vatandaş; “Eh, n’apalım evimizden dışarı çıkamıyorduk, demokrasi mi, canı cehenneme!” desin diye, adeta seyirci durumuna geçmişlerdir.
Bunun maliyeti; 4000 can olmuştur.
Böylece, Türkiye’nin kaderini ellerine geçirenler, dokuz sene, Çankaya’da değil, kan çanağı içinde oturmuşlardır.
“Ülkeyi kurtaralım,” diye yola çıkmış, anarşiden kurtaracağına; Meclis’ten, demokrasiden ve siyasetten kurtarmıştır. Bunun da ağır faturası olmuştur.
Ve nihayet arkanızda bir soruyu cevapsız bıraktınız.
Devletin yasal ve diğer imkânları tamamıyla birbirinin aynı iken, 13 Eylül günü durdurulan kan, 11 Eylül günü niçin akıyordu? Niçin?
Yazık değil mi?

