Demirel Suriye Meselesinde Ne Yapardı?

Bana soruyorlar; “Demirel olsaydı Suriye meselesinde ne yapardı?” Demirel olsaydı, Cuma namazını Çankaya Köşk’ündeki camide kılardı.

Demirel olsaydı, Suriye’den gelen mülteciler için bölgede çadır kentler kurardı. Dünyanın ilgisini buraya çeker, Esad’ın mültecilere zarar vermesini önlerdi. Ülkemize gelen mülteci sayısı 1991 yılında Saddam’dan kaçan Kürtlerde olduğu gibi 500 binlerde kalırdı. 5 milyon insan biz kapıları açtığımız için geldi.

Demirel olsaydı, “Bu mesele Suriye’nin kendi iç meselesidir,” der ve hiç oraya bulaşmazdı.

Demirel olsaydı, Trump’ın ipiyle kuyuya inmezdi. Demirel Türkiye ABD ilişkilerinde hep dans etmiş hiç halay çekmemiştir.

Kısacası Demirel olsaydı, bu harekâta lüzum kalmazdı. Ama mademki girilmiştir en az zarar ve kayıpla çıkılması için çalışırdı.

Oturur telefonun başına bu konuda sesi çıkacak ülkelerin liderlerini arardı.

TBMM’ne bilgi verirdi. Muhalefet liderlerine harekâtın nedenini ve nasılını anlatırdı. Harekâtın komuta merkezine partilileri almazdı.

Şimdi bize düşen de şunu dilemektir: Allah askerimizin ve ülkemizin yardımcısı olsun.  

Demirel atak ve cesur değil, akılcı bir devlet adamı idi. “Ataklık, cesaret, dinamizm; bunlar aklın tabirleri değildir. Aklın tabiri, yaptığınız işin doğru olmasıdır. Meseleler ne kadar heyecan verici olursa olsun, her meseleye aklınızı kullanarak bakacaksınız,” derdi.

Demirel’in şu sözleri dış politika krizlerinde nasıl hareket ettiğini göstermektedir:

Türkiye, dünyada en çok komşusu olan ülkeler sıralamasında dördüncü sıradadır. İyi komşu şanstır, iyi komşunuz yoksa ne yapacaksınız? Ülkeyi birtakım dertler içine sokmamak için elinizden geleni yapacak, her imkânı kullanacaksınız.

Falih Rıfkı, Atatürk’e soruyor, “İzmir’e kadar gittin. Orayı kurtardın, fakat doğduğun yer olan Selanik’e niye gitmedin?” Yani İzmir’i kurtardın Selanik’i niye kurtarmadın? Atatürk’ün cevabı şu: “Selanik’i kurtarmaya kalksaydık, İzmir’i de kaybederdik.” diyor.

Çünkü siyaset dediğimiz olay, hayâllere değil gerçeklere dayanıyor. Büyük Atatürk, onun için devlet yönetenlere şunu söyleyecektir: “Halkınızın kabil-i istifade olmayan menfaatlere, kabil-i istihsal olmayan menfaatlere yöneltmeyin.” Yani elde edilmesi mümkün olmayan hedeflere yöneltmeyin. O zaman macera olur.

 “Aktif dış politika” yerine “akıllı dış politika” desek daha iyi olur. Çünkü aktif dış politika yapıyorum diye Türkiye’yi maceralara sürüklerseniz halk döner der ki size -halka, siz istediniz biz yaptık diyemezsiniz- “Ne bilelim, biz sizi başımıza akıllısınız diye getirdik, aklın gereği neyse onu yapsaydınız.”

Diplomasi bugün silahtan daha güçlü hale gelmiştir. Eğer silah kullanmak mecburiyeti hasıl oluyorsa, -bu bir istisnadır- diplomasi kâfi derecede kullanılmamış demektir. Diplomasi sonuna kadar kullanılmalıdır.

Demirel diplomasinin önemini şu anekdotla anlatırdı:

1967’de Kıbrıs’a çıkarma kararı aldık. Rus sefiri bana dedi ki, “Bu başvuracağınız en son çare mi?” “Ne demek istiyorsun?” dedim. “Sondan bir evveli acaba atlıyor musunuz?” Yani bu son çare mi, bundan önce bir çare vardı da onu atlıyor musunuz ondan emin misiniz?” dedi.

Demirel bu soruyu kendine hep sormuştur. “Bu son çare mi?

1995 yılında dönemin Başbakanı Tansu Çiller -iç siyasi hesaplarla ve komuta kademesini şekillendirmek isteyen generallerin dolduruşuyla- İran’daki PKK kampına operasyon yapmak istediğinde onu engelleyen Demirel olmuştur. Demirel dönemin başbakanına şunları söylemiştir:

“Biz, yıllardır Irak topraklarında operasyon yapıyoruz. O bölgede devlet otoritesi olmadığı için, güvenliğimize yönelik saldırıları önlemek için bulunuyoruz. İran, Irak değil, bölgenin en önemli ülkesidir. Sizin planladığınız PKK’ya yönelik operasyonu, İran kendisine karşı bir saldırı olarak kabul ederse, Türkiye-İran savaşı çıkar. Yanlış zamanda, yanlış düşmanla, yanlış yerde savaş başlatırsınız. İran’la bütün kanalları tükettiniz mi de, operasyona hazırlanıyorsunuz? Bu askeri harekâttan vazgeçin.”

Bunun üzerine İran’a yönelik askeri harekât durmuş, diplomatik çark işlemeye başlamıştır.

Kardak krizinde Türk-Yunan savaşını önleyen yine Demirel olmuştur. Demirel 10 Nisan 2002 tarihinde Güniz Sokak’ta bu savaşı nasıl önlediğini şöyle anlatıyordu:

“Kardak’a Yunanlılar çıkmış. Biz de çıkacağız. Ne olur? Çatışma olur. Türk halkına nasıl anlatacağım? Yıllar sonra döner derler ki “Başka bir yolu yok mu idi?” Başkomutanlığı ben temsil ediyorum, ben karşı çıkıyorum, başka bir yolunu bulun. Bayrak buradan gitsin, ama başka şekilde. Dediler ki, “O zaman diğer adaya da biz çıkalım.” Sonradan, “Bizi savaştan kurtardın!” dediler.  “Bakın beyler,” dedim. “Her aklınıza gelince savaş olmaz.”

Demirel, Başka bir çare yoksa harekâta girişmekten de çekinmezdi. Nitekim 20 Mart 1995’te başlayan, 35 bin personelin katıldığı, 50 km içeri girilerek, 43 gün süren  “Çelik Harekâtı Demirel Cumhurbaşkanı iken yapılmıştır.

Yorum bırakın