Barış Pınarı harekâtı -beş gün- ateşkes/ara verilerek durduruldu/durdu. Bu harekâtın gerekliliği/gereksizliği, başarısı/başarısızlığı, tartışılmaya devam edecek.
Demirel’in anlattığı bir fıkra vardı:
Elbasanlı Hasan oğlu Murtaza askere gitmiş. Çölde askerliğini yaparken bir aslan görmüş aslandan korkmuş, orada yatmakta olan bir devenin üstüne çıkmış. Bindiği deve meğer iki hörgüçlü ve çok hızlı koşan bir deve cinsi imiş (Hecin devesi). Murtaza hecin devesinin üstünde son sürat giderken yanından bir devekuşu geçmiş. Daha önce hiç devekuşu görmeyen Murtaza ondan yardım isteyerek devekuşuna şöyle seslenmiş:
“Ey acayip yaratık git Elbasan’a,
Selâm söyle baba Hasan’a
Küçük oğlu Murtaza
İnsanlık hali es kaza
Binmiştir bir alamete
Gidiyor kıyamete.”
Türkiye elbette ki kıyamete gitmiyor. Oluşan her yeni şartta ve kurulan her yeni dünyada Türkiye yerini almaya devam eder ama bunun ceremesini de çeker.
Harekât başladı ve şimdilik durdu. Ama öyle şeyler okuduk, gördük, duyduk ve yaşadık ki bu yazı gerekli oldu.
Türkiye sanki ilk kez mültecilere kapısını açmış, sanki ilk kez sınır dışı harekât yapmış, sanki ilk kez dünya ülkelerinin tepkisini çekmiş, sanki ilk kez silah ambargosuna uğramış gibi davrandık. Askeri gücü, deneyimli ve yetkin diplomat kadroları, geleneği ve aklı olmayan dün kurulmuş bir ülke gibi hareket ettik.
Bu harekât göstermiştir ki Türkiye en kısa sürede kuvvetler ayrılığına dayalı parlamenter sisteme geçmeli ve cumhurbaşkanı aynı zamanda bir partinin genel başkanı olmamalıdır. Tarafsız olmalıdır. (Türkiye, bir kişinin tek başına ve sınırsız yetkiyle yönettiği bir ülke olmasaydı Trump o mektubu yazamazdı.)
Türkiye normalleşmeli, sakinleşmeli, makulleşmeli ve Demirel’in şu sözüne kulak vermelidir: “Herkes Türkiye’nin düşmanı değildir; öyle sanmak yanlıştır. Türkiye’nin elbette düşmanları vardır ama gözünüzü sadece düşmanlara dikip bir yere varamazsınız takılır kalırsınız.”
Türkiye, 2002 yılına kadar kurulan her hükümetin uyguladığı şu genel ilke ve teamüllere dönmelidir:
- Dışişleri bakanı ve bakanlığı önemli idi. Dışişleri bakanları kabinenin ve iç siyasetin en güçlü ismi olurdu. Diplomatlar ve diplomasi küçümsenmezdi, diplomasiyi sonuna kadar kullanmak her zaman temel unsur sayılırdı.
- Dış politika, kişiden kişiye değil, devletten devlete yürürdü. Hiddet, öfke ve kırgınlık devlet işlerine karıştırılmazdı.
- Dış politika, iç siyasete malzeme yapılmaz, kişisel ve siyasal heveslere, hesap ve gösterilere girişilmezdi.
- Başka devletlerin iç işlerine karışılmazdı.
- Parlamento devre dışı bırakılmazdı.
Türkiye dünyanın en sorunlu coğrafyasında yaşıyor. Böyle bir coğrafyada barış içinde yaşamak elbette ki proaktif olmayı, çözümler üretmeyi ve şekillendirmeyi gerektirir ama bunları yaparken de bir duruşunuz ve ilkeleriniz olmalıdır.
Demirel, barış içinde yaşamanın duruşu ve ilkelerini şöyle açıklıyor:
“Büyük Atatürk’ün temellerini attığı Cumhuriyet diplomasisi, gerçekçi olduğu kadar geniş ufukludur. Çağdaş uygarlık düzeyi hedefi, dış politikamızda Batı ile ortaklık anlayışının zeminini oluşturmuştur.
Cumhuriyetin dış politikası iki temelde yürütülmüştür; ahde vefa ilkesine mutlak riayet ve uygulanabilir olmak.
Büyük Atatürk, “Yurtta sulh, cihanda sulh” derken çok önemli fevkalâde anlaşılabilir bazı tavsiyelerde bulunuyor. Bu tavsiyeler Türk dış politikasının direktifleridir; bunlara uyulmuştur. Büyük Atatürk’ün dediği şey şudur: Türkler bütün medenî milletlerin dostudurlar. Bu tarihin içinden bir husumet çıkartmak yerine, o husumetleri geride bırakıp, tarihin içinden ders çıkarıp bütün medenî milletlerle dost olmak demektir. Türkiye’nin başka bir devletin hukukuna tecavüzü söz konusu değildir.
Dinamik dış politika, cesur dış politika gibi tabirler ne ölçüde dış politikada yer sahibidir? Yoksa dış politika akılcı mı olacaktır? Atatürk bunların çizgilerini de çok iyi çizmiştir. Diyor ki, ulaşılamayacak menfaatlara, hayalî menfaatlara halkınızı sevk etmeyin bu macera politikasıdır.
Ülkesi işgal edilmiş, binlerce insanı hayatını kaybetmiş, yanmış yıkılmış bir ülkenin kurtarıcısı bunları söylüyor milletine. İşte bizi 75 sene barış içinde götüren temel sağlam kaideler.” (25 Mart 1999-ODTÜ)

