
Elias Canetti’nin, “Kendin güvende, huzur ve görkem içindeyken, bir insanın taleplerini, o taleplere kulak tıkamaya kararlı bir hâlde dinlemek… Bundan daha aşağılık bir şey olabilir mi?” sözleriyle tarif ettiği, kibir hummasına tutulmuş insanları gördükçe, bankadan çektiği emekli maaşını hırsızlara kaptıran yaşlı amcanın soluğu neden Demirel’in yanında aldığını daha iyi anlıyorum.
İsraf, gösteriş, şatafat derdine düşmüşleri görünce, kırılan makam koltuğunun yerine yenisinin alınması için gönderilen kataloğa bakmadan, “Çocuklar, her kırılan, bozulanın yenisi alınmaz, tamir diye de bir şey var. Başbakanlığın tamir atölyeleri var. Gönderin tamir etsinler,” diyen bir başbakanı arıyorum.
Söylediklerinin önemini ve doğruluğunu yaşayarak öğreniyorum.
Her yıl 1 Kasım’da tüm çalışanlar ortak bir hediye alır ve doğum gününü kutlardık. 2004 yılı 1 Kasım’ında da doğum gününü kutlamak için bir tören düzenledik. Kuleli Ofis’teki bu törende Demirel konuşmasının bir yerinde şöyle dedi: “Ne mutlu bize sabah kalkınca gidecek bir yerimiz ve yapacak işimiz var.”
O gün, başbakanlık, cumhurbaşkanlığı yapmış, ülkenin kaderinde söz sahibi olmuş, kitleleri peşinden sürüklemiş bir kişi için ne kadar mütevazı bir bakış açısı diye düşündüğümü hatırlıyorum.
Beş sene sonra cumhurbaşkanlığına döndüğümde bir yıl hiç görev vermediler. (1 yıl sonra da tenzil-i rütbe ile başka bir kuruma naklettiler) Her sabah kalktığımda, yapacak ve gidecek bir işim olmadığında o sözün değerini çok iyi anlamıştım.
O siyasetin ustası olarak bilinir ama aslında yaşam ustasıdır. Demirel, hangi konumda ve durumdaysa ona göre yaşar, ona göre davranır ve onunla mutlu olmayı bilirdi.
Demirel’in ara öğünlerine çok dikkat edilirdi. Ara öğünlerinde bazen sokak simitçisinden alınan bir simidin yarısı bir bardak çayla verilirdi. Demirel, o simidi yavaş yavaş, öyle büyük bir keyifle yerdi ki ünlü bir lokantada ünlü bir şefin hazırladığı bir yemeği yiyor sanırdınız.
Parolası ve pusulası şu idi: “Yaşamın ağırlığının altından kalkmaya ve yaşamımızı daha güzelleştirmeye çalışmamız gerekir. İnsanları üzen olaylar her gün olacaktır. Kim ki, bunların içinde boğuldu, hayatı kendisine zehir eder.”
“Uygar insan, dengesini bulmuş insandır,” diyen Demirel, her şeyde ölçüye ve dengeye dikkat ederdi. Sevinirken üzülürken, yerken içerken, kızarken, iltifat ederken, tepki verirken, cesaret gösterirken kısacası her şeyde ölçülü davranırdı.
Özel doktoru Prof. Dr. Osman Müftüoğlu, “Demirel, bünyesinde stres tutmaz, teflon gibidir,” demiş, Demirel doktorunun bu tespitini şöyle yorumlamıştı: “Stresi tolere etmenin özel metodu falan yok. Yıllar o hasleti, o vasfı, o niteliği size kazandırmıştır.
Ben, gayet açık fikirli bir adamım, kafamın arkasında hiçbir şey tutmam. Garazkâr değilim. Ayrıca, hiç kimseye karşı husumetim yoktur.
Hadiseleri muhakeme ederken, aklımı, hiddet ve öfkeyle kontrol altına almam, aklımı serbest bırakırım.” (Milliyet gazetesi yazarı Celalettin Çetin ile yaptıkları mülakat- 15 Şubat 1994)
Gördüğünün, duyduğunun ve kendisine söylenenin altında, üstünde bir şey aramaz. Komplo teorilerine inanmaz, doğru olanın basit, sade ve kolay olan olduğunu düşünürdü.
İnsanların zaafları ve hırslarına anlayışla yaklaşırdı. Demirel, bilgisine ve yardımına ihtiyacı olanları küçük görmezdi. Konuşurken alçak gönüllü, dinlerken dikkatli idi. Bu özellikleri, bilgisi, birikimi, deneyimi, olaylara ve sorunlara olan hâkimiyeti ve tavırları ile her seviyedeki ve özellikteki insanı etkisi altına almıştı.
Demirel, Güniz Sokak’ta iki belde belediye başkanını birlikte kabul etmişti. Görüşmeden çıkan belediye başkanlarından birisi durdu ve “Eyvah!” dedi. “Telefon numaramızı vermedik.” Diğer başkan, “Gel sen, her şeyi bilen Demirel, onu mu bilmeyecek?”

