
Türkiye Cumhuriyetinin 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 2000 yılına girerken Türkiye’yi değerlendirdiği konuşmasında böyle diyordu:
“Hür seçim, hür parlamento, hür basın, hür yargı, hür üniversite, hür sendika, hür inanç, hür vicdan, hür zihin, hür meydan, hür sokak, hür sivil örgütler. Bunların hangisi Türkiye’de yok? Hepsi Türkiye’de var. İşte Türkiye bu!”
9. Cumhurbaşkanının bu sözlerinin ardından 20 yıl geçti. Türkiye Cumhuriyeti’nin 12. Cumhurbaşkanı bugün çıkıp diyebilir mi, “Türkiye’de basın hürdür, yargı hürdür, vicdanlar hürdür, üniversiteler, sokaklar hürdür.” Derse bile buna kim inanır? Zaten -ve ne yazık ki- 9. Cumhurbaşkanı için önemli olan bu kavramlar ne 12. Cumhurbaşkanının zihninde ne de toplumun zihninde de yer etmiyor. Türkiye her geçen gün demokrasiden uzaklaşıyor.
Demokrasiden uzaklaşma sadece Türkiye’ye özgü bir olgu da değil. Benzer olgu pek çok ülkede de görülmekte ve gün geçtikçe yayılmaktadır. Sayın Deniz Ülke Arıboğan, “Duvar” adlı kitabında, yaşadığımız dönemi duvarlı demokrasi, dönemin liderlerini de seçilmiş kral liderler dönemi olarak tanımlıyor.
Demokrasiden uzaklaşma halini ve demokratik yöntemlerle seçilmiş güçlü, popülist liderlerin yükselişini konu edinen yayınları ve makalelerde popülist liderlerin kitleleri tarihi/kültürel sınırlar içinde toplayıp, özgürlükler yerine düzen/istikrar/güvenlik vaat ederek peşlerinden sürüklemeleri ortak özellikler olarak gösteriyorlar.
Bu rejimlerde yaşayan ve kendileri için parlak ve güvenli bir gelecek umudunu yitiren yoksulların ve orta sınıfların geçmişin ihtişamına yöneldiklerini belirten yazar ve uzmanlar, bu olgunun kendisini ABD’de “tekrar büyük” olmak, İngiltere’de AB’den ayrılıp eski imparatorluk günlerine dönmek ve Türkiye de Osmanlı’nın muhteşem gücüne kavuşmak hayaliyle somutlaştığını belirtiyorlar.
Bu rejimler ve liderler içeride ne kadar güçlü olursa olsunlar -dışarının parasına, hammaddesine ihtiyaçları bulunduğundan- siyasi kriz endişesi, bunalım, dış dünyadan tecrit edilme, ağır eleştiriye uğrama korkusu yüzünden demokratik kuralları manipüle ediyor ama ortadan kaldırmıyorlar. Medyayı ve muhalefeti yasaklamak yerine onlara belli bir hareket ve etki alanı bırakıyorlar. Böyle olunca kitleler rejimin niteliği ile ilgili ortak bir kanaat içerisinde olamıyorlar, rejimin niteliğinin seçmene izah edilmesi ve anlatılması zor oluyor.
Türkiye’de muhalefetin yaşadığı zorluk da budur. Ama muhalefet demek mücadele demektir, mücadele için imkânlar ve zorluklar vardır. İmkânları kullanarak zorlukları aşmak muhalefetin görevidir.
Türkiye’de demokratik kazanımlarını yitirmek istemeyen -farklı nedenlerle de olsa Ak Parti içerisinde dahi destek bulan- güçlü bir irade ve kitle mevcuttur.
Son yerel seçimlerde kazandığı belediyeler muhalefete, -kullanılabilirse – seçmenle parti arasında köprü kurmak, Sayın Erdoğan’ın kendine özgü seçmenini anlamak ve kendisini anlatabilmek, kişiyi sadece bir seçmen olmaktan çıkarıp, haklarına sahip çıkan vatandaşa dönüştürebilmek bakımından önemli imkanlar sağlayacaktır.
Bu belediyeler yoluyla, Ak Parti’nin dış seslere kulağını kapatmamış -tek adam yönetiminin ülkemize vereceği zararın bilincinde olan- seçmen kitlesi ile tek adam yönetimine karşı tavrını belli etmiş kitleler bir noktada buluşturulabilir.
Biz demokrasiye yeni geçtik. İleri demokrasiye sahip ülkelerden yüzlerce yıl gerideyiz. Demokrasimiz yorulmuş olamaz, demokratların da yorulmaya hakları yok.
Demirel’in dediği gibi, “Demokratlar mücadele etmeli ki demokrasimiz şibih demokrasi olmasın.”


demokrasi şeytanın sistemdir
BeğenBeğen