Bugün 12 Mart… Netameli Gündür

Ankara dışına çıkmadığında -genellikle çarşamba, bazen cuma günleri- halka açık kabuller yapan Süleyman Demirel, konuklarının tek tek ellerini sıkarak kabul salonuna aldıktan sonra kendisi ile özel görüşmek isteyenleri salonun karşısındaki küçük odada dinler ve salona dönerdi.

12 Mart 2003 tarihinde karşı odadan salona gelen Demirel yerine otururken telefon çaldı. Telefon konuşmasının ardından misafirlerine döndü:

– Randevu talep ediyor. “Kimle görüştüm?” diyor, iyi mi. Ben kendimin sekreteriyim. Ben Süleyman Demirel’im.

“Bugün 12 Mart… Netameli gündür.” diyerek devam eden Demirel,  şunları söyledi:

– Sokağa yirmi metre bile değilim. İnsana direkt muhatabım. İlk gün gibi. 27 Ekim 1965’den bu yana otuz sekiz sene geçti. Shakespeare der ki, “Siyasetçileri sonunda değerlendirin.”

– Devlet, halkın içinden gelen hükümete alışık değil, alışacaklar. 12 Mart’tan iki sene sonra yeniden elimize aldık hükümeti. 12 Mart’ın güzel bir yanı vardır. O da İstiklal Marşı’nın TBMM tarafından ulusal marş olarak kabul edildiği gün olmasıdır.

Demirel yaptığı kabuller sırasında sürekli olarak ülkenin halkın seçtiği hükümetlerce yönetilmesi için verdikleri mücadeleyi anlatır, yaşanan bunalımları değerlendirirdi. Demirel, 12 Mart 1971 tarihli muhtıraya ilişkin şunları söylerdi:

– 12 Mart’tan iki gün evvel, “Ben buradayım, endişe etme, hiçbir şey olmaz,” filan diyen Cevdet Sunay, 12 Mart sabahı yoktu orta yerde. “Bağlayın bir konuşayım,” diyoruz. “Bahçede geziyor efendim.” “Neler oluyor, bir konuşalım” yok. Sonra öğleye doğru, muhtıra TRT’de okunmadan beş dakika evvel bulduk konuştuk. “Vallahi beni de aştılar” dedi…

Muhtıra verdiler, dediler ki: “Memleket uçurumun kenarına gelmiştir.” Acaba memleket nasıl uçurumun kenarına gelmiş?

Türkiye’nin her tarafı inşa halinde idi. Bir gün İstanbul Boğaz Köprüsü’nün temeli atılıyor, bir gün Keban Barajı’nın temeli atılıyor, bir gün İskenderun Demir-Çelik Fabrikası’nın temeli atılıyordu. Ülke baştan aşağı bir sanayileşme hareketi içindeydi ve ülkenin her tarafına adeta yağmur yağar gibi hizmet yağmıştı.

Devlet, tarımı modernleştirmek için elini kolunu sıvamış. Türkiye’nin birçok yerinde sulama tesisleri yapılıyor. Köylü 100 bin traktör satın alabilir hale gelmiş senede. 10 tane traktör fabrikası kurulmuş, harıl harıl traktör yapıyor, köylüye yetiştiremiyor.

Biz çırpınıyoruz, yahu biz yüzde 5 enflasyonla, yüzde 7 kalkınma hızı sağladık, ülkeyi aç bırakmadık açık bırakmadık, ülkeyi şantiyeye çevirdik; bu nasıl uçurumun kenarı? “Biz laf anlamayız” diyor, “uçurumun kenarına getirdin,” Seçilmiş sivil hükümeti devrettik.

Ondan sonra bana dediler ki, “Şapkanı aldın gittin…” Ne yapacaktım şapkayı alıp gitmeyip söylesene bana. Yani ben gitmezdim, ama o zaman ne olacak, o gün Meclis kapanırdı. İşte selin önünden kütük alma oydu.

12 Mart 1971’in rövanşı 13 Mart 1973’te (Faruk Gürler’in Cumhurbaşkanı seçilememesi) alınmıştır. Bu önemli bir demokratik mücadele idi. Ve o mücadele Türk demokrasisinin aldığı yarayı geniş çapta kapatmıştır.

1971 buhranının özünde bir anlamda rejimi beğenmemek ve yeni bir sosyal ve ekonomik düzen arayışı yatar.

Yorum bırakın