TBMM dünyanın hiçbir meclisinde olmayan iki özelliğe sahiptir. Bunları Demirel şöyle dile getirir:
“Büyük Atatürk TBMM’ni milletten kuvvet almak için teşkil ettiği zaman, Türkiye’de henüz devlet, henüz bir rejim yoktu. Rejim ve devlet TBMM’nin içinden doğmuştur. Başka ülkelerde devletten ve rejimden meclisler doğmuştur. Türkiye’de TBMM’den devlet ve rejim doğmuştur.
Bir kurtuluş savaşını idare etmiştir.” (TBMM-20 Kasım 1972)
Böylesine önemli iki özelliği olan TBMM kuruluşunun 100. Yılını -ne yazık ki- mana ve önemini, gücü ve kuvvetini yitirmiş/azalmış bir halde kutlamaktadır.
TBMM kanun yapma iradesi ve yetkisini Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemine geçilmesiyle devretmiştir. Kanunlar sarayda hazırlanmakta, Ak Parti Gurubu kendileri hazırlamış gibi meclise getirmektedir.
Meclis, denetim yetkisini kullanamamaktadır. Sözlü soru sorma kalkmış, yazılı sorulara da cevap verilmemektedir. Bakanlar, Milletvekillerini kaale bile almamaktadır.
Vergi koyma ve bütçe hakkını da fiilen devretmiştir.
Meclise sağanak halinde fezleke gelmektedir. Meclisin ne kürsüsü ne muhalefeti hür değildir.
Meclis, yürütmenin elindeki mühre dönüşmüştür. Halkın meclise olan ümit ve güveni kaybolmuştur.
Böyle bir meclis Demirel’in deyimiyle canlılığını yitirir, bir binadan ibaret olur.
Meclisin değerini, önemini ve ne yapmamız gerektiğini Süleyman Demirel şöyle anlatıyor:
“Egemenlik milletindir.” ibaresi, bir slogan veya bir süslü söz değildir. Zaten, söz, ‘Egemenlik Milletindir’den ibaret değildir. ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ şeklindedir. Bu bir özdür, bir ruhtur, bir hayattır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, milletten aldığı yetkiyi devretmek için değil, kullanmak için vardır. Aksi, anayasa ve rejim ihlali olur, şahıs ve zümre hâkimiyeti olur. (23 Nisan 1990)
“İnsanın, egemenliğini kullanarak, kendi kendisini yönettiği ve bundan dolayı da insan olma vasfını kazandığı yer burasıdır.
Bu çatının altında kullanılan ve kullanılması gereken, sadece milletin iradesidir. Onun emanetidir. Bunlar, devredilebileceği veya terk edilebileceği sanılan şahsi haklar değil, milletin verdiği emir ve görevlerdir.
İnsanlığın, asırlar boyu uğrunda çırpındığı ve çarpıştığı “kuvvetler ayrımı” ilkesi demokrasinin vazgeçilmez temelidir. Onun için, hiç kimse, “Kanun yapma bizim hakkımız değil mi, istediğimize veya hükümete devrederiz” diyemez. Yine hiç kimse, “denetim bizim hakkımızdır; ister kullanırız, istemezsek kullanmayız” diyemez. Bunlar, milletin verdiği, yerine getirilmesi şart olan emirlerdir. Burada oturmanın da varoluş sebebidir.
Kuvvetler ayrılığı, hiçbir şekilde ve sebeple zedelenmemelidir. Neticesi, demokrasiyi bırakıp, dikta yönetimine yönelmek olur.
Bütün güç ve marifeti kendisinde sanan kafaların, çağın demokrasisinde artık yeri kalmamıştır. Demokraside tek adamlık yoktur. Demokrasi de, çağdaş hukuk da, tek adamı ve tek adamlığı reddeder.
Kalkınma, zenginleşme, güçlenme, refah ve mutluluk da, ancak gerçek bir demokrasinin işlemesine bağlıdır. Gerisi, boş laf ve inandırıcılığı olmayan övünmelerdir. (23 Nisan 1991)
Türkiye, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adında denge, denetleme ve fren mekanizmaları olmayan bir başkanlık modeliyle yönetilmektedir. Bu modelin ülke sorunlarını ve yönetimini ağırlaştırdığı görülmüştür.
Yapılması gereken parlamenter sistemi yeniden ihya etmek ve Cumhurbaşkanının bir partinin değil herkesin Cumhurbaşkanı olmasını sağlamaktır.


