Bundan böyle burada her ay geçtiğimiz ayın en çok konuşulan konularının bir özetini çıkarmak ve altına yorumlarımı yazmak istiyorum.
Bakalım Türkiye geçtiğimiz Nisan ayında ne konuşmuş:
- Koronavirüs salgını:
Kafa karışıklığı, şaşkınlık ve bilinmezlik azalarak da olsa devam ediyor. Dünyada meseleyi böyle tartışıyor. Bizim farkımız şu; biz böyle bir konuyu bile iki kutuplu Türkiye düzeni içinde tartışıyoruz.
- İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un evi
Dünyanın her yerinde başkanın adamları basının ilgisini çeker. Haklıysanız çıkar kendinizi savunursunuz. Bir iletişim başkanının gazetecileri ifadeye çağırtması ve mahkemeden habere erişim engeli getirtmesi garabettir.
- Diyanet İşleri Başkanının verdiği hutbe ve Ankara Barosunun açıklamaları
Diyanet İşleri Başkanlığının kuruluş amacı ile görevleri anayasa ve kanunla belirlenmiştir. Diyanet kendi internet sitesinde bunu şöyle duyuruyor:
Laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek (Anayasa Md. 136), İslam Dininin inanç, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek. (633 S.K. Md.1)
Diyanet, can, mal ve ekonomik dertlerle uğraştığımız böyle bir dönemde bu hutbe ile milletçe dayanışmaya ve bütünleşmeye hizmet etmiş midir? Hayır.
Peki, Diyanet işleri başkanı neden bu yolu tercih etmiştir? Bana göre bunun iki nedeni vardır:
1. Diyanet İşleri Başkanı tartışmalı bir isimdir. Bu hutbeyle desteğini artırmak ve koltuğunu sağlamlaştırmak istemiş olabilir.
2. Diyanet eskiden beri genel idare içindeki bir kamu kurumu olmaya ve laiklik sınırları içinde görev yapmaya razı değildir. İslam’da olmayan ruhban sınıfı ve Kilise hukuku gibi bir ayrıcalık peşindedir.
Ankara Barosu’nun açıklaması da inanç sahiplerini geri kafalı ilan etmesi açısından sorunlu olmakla beraber Ankara Barosu, -Diyanet gibi- genel idare içinde yer alan bir kamu kurumu değildir. Bunun yaptırımı soruşturma açmak değil üyelerinin iradesine bırakmak olmalı idi.
- CHP’li belediyelerin faaliyetlerinin engellenmesi
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının, cumhurbaşkanlığı forsu önünde bir partiyi hedef alması ve elindeki gücü bu partiye bağlı belediyeleri engellemede kullanması bu makamın tarafsız olmasının önemini ortaya koydu.
Cumhurbaşkanlığı, gözün gözü görmediği, herkesin birbirini suçladığı dönemlerde, herkesin ne diyor diye durup dinleyeceği ve bakışlarını çevireceği bir makam olarak kalmalıydı.
- TBMM’nin kuruluşunun 100. Yılı Kutlamaları
TBMM, kuruluşunun 100. Yılını -ne yazık ki- mana ve önemini, gücü ve kuvvetini yitirmiş bir halde kutlamıştır.
Meclis adeta Cumhurbaşkanının elindeki mühre dönüşmüştür.
Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi; denge, denetleme, fren mekanizmaları olmayan ve kuvvetler ayrılığına dayanmayan bütün gücün bir kişide toplandığı ve bu kişinin tek başına ülkeyi yönettiği bir sistemdir. Bu sisteme geçmekle neyi kaybettiğimizi henüz idrak etmiş değiliz.
- İnfaz Yasası
Bu yasa niye çıktı? Gerçekte kimleri kapsadı? Ben öğrenemedim. Dikkatimi çeken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu konuda konuşmaması ve bunun propagandasını yapmaması oldu.
- İzdihama yol açan sokağa çıkma yasağı
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu “Hata benim, kusur benim, suç benim,” dedi ve istifa etti. Cumhurbaşkanı istifayı kabul etmedi.
İstifa tek taraflı irade beyanı ise, kabul şartı var mıdır yok mudur bunları tartışmak yerine Süleyman Soylu bu kararıyla güç gösterisine girdi mi girmedi mi bunları tartıştık.
Süleyman Soylu’yu ülkeyi yönettiği varsayılan zihinsel koalisyonun bir kanadının temsilcisi olarak görenlere katılmıyorum. Böyle bir koalisyona da inanmıyorum. Erdoğan, işbirliği yapar ama koalisyon yapmaz. Gücü paylaşmaz. İttifak yaptığı güçleri, paydaşları, düşmanları ve istismar ettiği alanları değiştirme ustasıdır. Ya yanında olursunuz ya karşısında…
- Darbe iması/tehdidi
CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel’ “Saray rejiminin sonu geliyor.”
CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, “Önümüzdeki süreçte bir erken seçimle veya başka bir şekilde bir iktidar değişikliğini, hatta bir sistem değişikliğini görüyorum,” dedi.
Bu beyanlara, darbe iması yapıldığı gerekçesiyle tepkiler ve tehditler geldi.
Eğer amacınız mağdur rolü oynamak ve saflarınızı tahkim etmek değilse bu beyanlardan bir darbe iması çıkmaz. Meşru zemin ve araçları kullanmak kaydıyla muhalefetin iktidarı eleştirmesi, düşürmek istemesinden daha doğal ne olabilir.
Demirel “Bulun 226’yı düşürün beni!” derdi. Ak Parti bu anlayışı değiştirdi. Ak Parti sözcülerinin her eleştiriyi ve işbirliğini “Muhalefet bizim iktidardan gitmemizi istiyor. Muhalefet bize karşı bir araya geliyor,” diye şikâyet ediyor olmalarını anlamak mümkün değil. Yahu bu sistem böyle işler zaten…

