9 Mayıs 1950 tarihinde dönemin Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman tarafından okunan ve AB fikrinin başlangıç noktası olarak kabul edilen Schuman Deklarasyonu’nun üzerinden 70. yıl, Türkiye’nin AB üyeliğini hedefleyen 1963 tarihli Ankara Anlaşmasının üzerinden de 57 yıl geçti.
Geçen bu yıllar içinde Türkiye’de, Dünya’da ve Avrupa’da önemli olaylar meydana geldi. AB ve Türkiye-AB ilişkileri bu olayların etkisi altında kaldı. İnişler çıkışlar yaşadı.
Demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, açık toplum gibi değerlerin öne çıktığı, benimsendiği dönemlerde AB bir cazibe merkezi haline geldi.
Türkiye- AB ilişkileri ve müzakereleri de bu değerleri özümseyen hükümetler döneminde iyi yönde gelişti.
Avrupa Birliği, bugün bir cazibe merkezi olmaktan çıktığı gibi geleceğinin dahi sorgulandığı bir dönemi yaşıyor.
Sınırları kaldıralım, mallar, insanlar, sermaye serbest dolaşsın, sınırlar önemsiz hale gelsin böylece savaşmak için bir neden kalmasın diye kurulan AB bugün sınırları değil duvarları konuşuyor.
Türkiye’nin AB üyeliği için -benimseyerek- çaba gösteren Süleyman Demirel, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları gibi değerler nedeniyle AB içinde olmamızı savunuyor aynı gerekçelerle de AB’ye alternatif olarak gösterilen birlikteliklere karşı çıkıyordu.
Avrupa Birliğini ve AB-Türkiye ilişkilerini görevde olsun olmasın yakından takip eden Demirel AB’nin yaşadığı krizin nedenlerini kendine özgü anlatımıyla şöyle açıklıyordu:
“Fransa’daki AB anayasanın reddinin sebebi, Polonyalı muslukçudur. Ne yapmış Polonyalı muslukçu? Polonyalı muslukçu, Fransız müşterilerine hizmet veriyor. Yani Doğu Avrupa’nın Batı Avrupa’nın içine girmesi, Batı Avrupa’da refah içinde yaşayan insanların keyfini bozmuştur. Kore’deki işçi 52 saat, Fransa’daki işçi 24 saat çalışıyor. 24 saat çalışarak hem şarap içmeye hem bonfile yemeye devam edemeyeceksiniz, esas mesele budur. Avrupa birden bire farkına varmıştır ki, modernleşmeye mecburdur.” (İstanbul Sanayi Odası- 26 Kasım 2005)
O yıllarda ekonomik kaygılarla başlayan krizleri aşamayan, üstüne sığınmacı ve terörizm korkusu eklenen Avrupa şimdi de Coronavirüs vurgunuyla baş etmeye çalışıyor. AB’den ayrılmaların devam edeceği ve AB’nin tamamen dağılacağı konuşuluyor.
AB’ni bu hale düşüren Polonyalı muslukçu, Suriyeli sığınmacı, cihatçı eylemciler değildir. Bunlar sorunun görünen yüzüdür. Avrupa karşı karşıya geldiği sorunlarla baş etme kapasitesini/becerisini gösterecek yenileşmeyi sağlayamadı. Kurumları eskidi ve Avrupalı hırsını kaybetti. Avrupa’da demokrasi yorgunluğu var.
Stefan Zweig’in dediği gibi; “Tarih, med ve cezirlerden, bitimsiz iniş çıkışlardan,” oluşur. İki dünya savaşı geçirmiş ve enkaz altında kalmış bir Avrupa geçmişte nasıl çareler aramış ve bulmuşsa yine arayış içerisindedir ve bulacaktır.
Alman sosyolog Ulrich Beck, “Bir dünya düzeni çökerken, o düzen üstüne tefekkür başlar,” demiş. Evet, tefekkür başlar ama nerede başlar? Hangi iklimde yeşerir?
Farklı düşüncelerin devlete karşı suç olarak görülmediği, farklılıkların tek kalıba dökülüp düzene sokulmak istenmediği, inanç, vicdan ve düşüncenin özgür olduğu ülkelerde başlar.
Avrupa bir yolunu bulur bulmasına da biz bulur muyuz? İnsanı diken üstünde yaşatan Ortadoğu bataklığından çıkarak yönümüzü ve yüzümüzü demokrasiye, insan haklarına, hukukun üstünlüğüne çevirebilir miyiz?
İnsan onuru, insan hayatı ve insanın insanca yaşamasını dert edenler var oldukça umut hep vardır.

