Demirel’in arkadaşlarıyla dertleştiği bir gündü. “Milletin efendileri, sizi de sizi ortaya çıkaran adamı da küçük görüyordu,” dedi. Milletin efendileri, kabuğunu beğenmeyen kestane gibi içinden çıktıkları halkı beğenmeyenlerdi…

Güniz Sokak’ta, zaman zaman iç dökme, zaman zaman da günah çıkarma anları yaşanırdı. Yine böyle bir gün eski bir milletvekili şu anekdotu anlatmıştı:
Yassıada’ya getirilen DP milletvekili Kemal Biberoğlu’na bir yüzbaşı soruyor. Biz bu ihtilali niye yaptık? Biberoğlu “anayasayı çiğnedik,” diye söze başlayınca subay kızıyor ve bağırıyor, “Kim okur anayasayı… Biz bu ihtilali Türk subayını bodrum kattan birinci kata çıkarmak için yaptık.”
Elbette ki 1960 İhtilalinin tek nedeni bu değildi ama özellikle genç subayların acelesi ve öfkesinde maddi sıkıntılarının payı da yok değildi.
Ordu, milli irade inancı ve anayasa bağlılığı içinde değildi. Sivil yönetime itaat etmek istemiyordu.
Asker toplum içindeki statüsünden ve devletteki yerinden rahatsızdı. Kendi kurduğu devlette artık borusunun ötmediğini düşünüyordu. Cahil halk çoğunluğu yeteneksiz, bilgisiz siyasileri iş başına getirmişti. Bu katlanılır bir durum değildi. Aydınlar millete inançsızlık içindeydi.
Demirel bu olguyu şöyle ifade eder:
“Hanedan döneminde yönetimde seyfiye, (askerîye) kalemiye, (bürokrasi) ilmiye (ulema) sınıfı vardı, halk yoktu. Tek partide ulemanın yerini üniversiteler, aydınlar aldı. Seyfiye yani askerler yine yerinde hatta çok mutena bir yerde durdu. Kalemiye yani bürokrasi vardı. Çok partili hayatla birlikte bunun içine bir de halk dâhil oldu; kasketli, şalvarlı, eli nasırlı, yazmalı, yaşmaklı insanlar dâhil oldu. Türkiye bunu kaldıramamıştır. “Bunların seçtiği adamlar ülkeyi nasıl idare edecek? Bunlar ne bilsin seçmesini?” “Halk yönetilmek üzere yaratılmıştır,” denmiştir.
Yassıada yargılamaları sırasında bir milletvekili hâkime dedi ki, ‘Sen eğer beni cezalandırırsan, milli idareyi cezalandırmış olursun’. Hâkim ‘Senin tahsilin ne?’ diye sordu. ‘İlkokul’ dedi. Hâkim, ‘Belli’ dedi, ‘Otur, cahil oy çoğunluğunun temsilcileri’.
1960 Yassıada Mahkemesi aslında halkın oylarının mahkeme edilmesidir.”
Demirel’e, Türkiye’nin çok partili hayata erken geçtiği halkın ve kurumların henüz hazır olmadığı düşüncesine katılıp katılmadığı sorulduğunda şöyle demişti:
“Çok partili hayata geçmesek dünya ile birlikte olamazdık. Geçtik ama yürütemedik.
Bu Türkiye’nin henüz bilmediği bir sistemdi. 27 sene iktidar olmuş, her şeyi sahiplenen bir partinin karşısında iktidar olmak da zordu. Böyle bir partinin muhalefet yapması da zordu.
Geleneklerin, kurumların olmayışı, siyasi kadrolarının tecrübesizliği, halkın bilinçsizliği çok partili hayatın önündeki önemli engellerdir.
Bu o kadar yadırganacak bir şey değildir, bu bir transformasyondur.
Suçlanabilecek kişiler, olaylar vardır. Tümü ile hadise ne iktidarın ne muhalefetin suçu değildir.
27 Mayıs bir talihsizliktir. Neticesine bak, devleti geriletmiştir. Rejimi zedelemiş, milleti incitmiştir. Ülkeye çok büyük zararlar vermiştir.”
1960 darbesinin üzerinden 60 yıl geçti. Bu 60 yıl içerisinde Türkiye yine darbeler, muhtıralar gördü, bunalımlar yaşadı.
Bugün geldiğimiz noktada şu görülmüştür: İşleyen devlet için işleyen demokrasi, işleyen demokrasi için de halkın sahipliği ve katılımı şarttır. Halkın yurttaşlık ve hak bilincine sahip olması gerekir.
Demirel’in dediği gibi;
“Kişi haklarına sahip çıkmaya, kendisini kabul ettirmeye mecburdur. Bu vatandaşlık mücadelesidir. Vatandaşlık lütuf değil haktır.”

