AK PARTİ NEDEN HALA YÜZDE 35-40’LARDA?

Türkiye 2020 sonbaharına ekonomik kriz, artan işsizlik ve yoksulluk içinde girdi. Bu olumsuz tablonun daha da ağırlaşacağı görülüyor. Ülkeyi yönetenler sorunları halının altına süpürüyorlar. Ancak halının altı da doldu.

Peki, AK Parti bu olumsuz tabloya rağmen neden hala yüzde 35-40 bandında gözüküyor?

35-40 bandındaki bu oy oranı Ak Parti’nin değil Sayın Erdoğan’ın oyudur. Zaten Ak Parti artık siyasal değil kurumsal bir varlıktır, parti organları ve teşkilatları da Sayın Erdoğan’ın temsilcileridir.

Sayın Erdoğan’ın 18 yıldır duygularını, öfkelerini, beklentilerini yoğurarak şekillendirdiği ve rızasını aldığı kendine has bir seçmen kitlesi vardır. Bu kitle için, Recep Tayyip Erdoğan ve onun Ak Parti’sinden başka bir siyasi partiye oy vermek kendi kimliğinden, inançlarından vazgeçmek anlamına gelmektedir.

Peki, bu bozuk ekonomik düzen Erdoğan’ın seçmen kitlesini etkilemiyor mu? Etkilenenler desteğini çekti zaten 45-49’larda oy alan bir parti için 35-40’ları konuşuyoruz.

İşsizlik, hayat pahalılığı ve yoksulluk metropolde yaşayanlarla küçük il, ilçe ve köyde yaşayan kitleleri aynı oranda ve zamanda etkilemez. Ak Parti’nin, metropollerin köy ve kasaba standardındaki bölgelerinden, küçük şehir ve kasabalardan oy aldığı göz önüne alınırsa oy kaybının neden daha fazla olmadığı anlaşılabilir.

Recep Tayyip Erdoğan, bu oy oranlarıyla tek başına iktidara gelmeye devam edebilecek iken kendisine lazım olan oy oranını ‘yüzde 50+1’e çıkararak kum saatini çalıştırmıştır. Erdoğan, kum saatini durdurmak için olağanüstü metotlar ve parlamenter sisteme dönmek gibi formüller aramakta, Türkiye de akmaya başlayan bu kum saatine bakmaktadır.

Türkiye kum saatine bakabilir ama muhalefet bakmaması gerekir. Bakarsa ekonomiyi en iyi kim yönetir? Anketinden 1. sırada Erdoğan çıkar. Muhalefete düşen görev seçmeni, Erdoğan sonrası ülkeyi yönetebileceklerine ikna etmektir.

Cumhur ittifakı dışında kalan siyasi partilerin kuvvetler ayrılığına dayalı, güçlendirilmiş parlamenter sisteme dönüş hususunda mutabakat içinde oldukları görünüyor.

Türkiye’nin parlamenter sisteme dönüşünü sağlayacak olan cumhurbaşkanı profili ile bugünkü sistemin gerektirdiği cumhurbaşkanı profili birbirinden farklıdır. Muhalefet kimin cumhurbaşkanı olacağı etrafında değil “Nasıl bir Türkiye istiyoruz?” etrafında birleşmeli ve adayı ona göre belirlemelidir.

Parlamenter sisteme dönüşten yana olan partiler geniş bir demokrasi ittifakı oluşturmalı ve halkın karşısına çıkarak;

Kuvvetler ayrılığı ilkesinin eksiksiz işlediği, yargının bağımsız olduğu, yasama organının denetim yapabildiği bir parlamenter sistem kuracağız. Vatandaşın devlet karşısındaki haklarını kuvvetlendireceğiz.

Bu sisteme geçiş şu takvime ve yol haritasına göre yapılacaktır.

Cumhurbaşkanı adayımız şu kişidir. Yardımcıları şunlar olacaktır.

Ekonomi, güvenlik, dış politika, eğitim, sağlık politikalarımız şu şekildedir ve şu kişiler tarafından yürütülecektir.” Demelidir.

Diyebilirler mi? Böyle bir ittifak kurabilirler mi? HAYIR!

Parti içi iktidar derdinde olan, sözün şehvetine kapılan, hedef ve niyetleri sadece yönetim erkini ele geçirmek veya ortak olmaktan ibaret olan siyaset esnafları bunu yapamaz.

Biz de tedirginlik içinde, diken üstünde, yoksul ve yoksun olarak yaşamaya devam ederiz.

Sözün özü Demirel’den gelsin: Türkiye, eşitsizlikle, haksızlıkla, demokrat olmamakla, hakkı, hukuku, adaleti çiğnemekle övünemez, alkışlayamaz.

Bu, kimsenin ‘Neme lâzım’ diyemeyeceği kadar önemli ve vebal yüklü bir meselesidir.

Yorum bırakın