Bekir Ağırdır’ın yazdığı, bu ülkede bir arada ve barış içinde yaşamamızın önündeki engelleri ve bunları aşmak için neler yapılabileceğine dair çok önemli tespitler ve çözüm yolları içeren “Hikâyesini Arayan Gelecek” adlı kitabını okudum. Bitirdiğimde bir; “Adam yazmış!” iki; “Biz bunu başaramayız.” dedim. (Biz (baby boomer kuşağı) başaramayız ve göremeyiz ama bilim-teknoloji ve Z kuşağı başaracak.)
Kitaptan bazı bölümleri paylaşmak istiyorum:
“Son 50 yılımız iki siyasi proje arasındaki gerilimlerle geçti. Birisi devleti eski ulus devlet modeliyle korumaya; diğeri o devleti ve gücünü ele geçirmeye kilitlenmişti.
Her iki projenin temsilcileri başka hiçbir şeyde değilse bile şu konuda aynı fikri ve duyguyu paylaşıyorlar: Yurttaşlara güvenmiyorlar.
Her iki projenin temsilcileri de farklılıkları zenginlik olarak değil, kendi tarif ettikleri düzenin düşmanı olarak görüyorlar.
Her iki proje de birbirlerine yaptıkları düşmanlığı siyaset sanıyor.
Her iki proje de “yönetmek” fiili üzerinden düşünüyor, “Yönetişim”in ve “katılımcı demokrasi”nin farkında değil. Dolayısıyla yerel yönetim meselesini yetki bölüşümü üzerinden görüyorlar. Halbuki yurttaşların kendilerini, mahallelerini, kasabalarını, şehirlerini ilgilendiren kararları bir üst makam onayı gerekmeden alabilecekleri bir sistem için kararları yerelleştiren ve toplumu dahil eden yeni model gerekiyor.
Tam da bu nedenlerle “biz” duygusunu yeniden inşa etmek gerekiyor. Bu da ancak herkesin, tüm farklılıklarıyla var olabildiği onurla “Ben bu ülkenin yurttaşıyım” diyebilmesiyle mümkün. Aramızda farklı kimlikler, farklı inançlar, farklı siyasi ve hayat tarzı tercihleri olabilir. Bu farklılıkları yaşayabilmek ve ifade edebilmek için yeni bir gelecek hikâyesi yazmamız gerekiyor.
– Toplumun bir yarısının öbür yarısını karşılıklı olarak ötekileştirdiği bir toplumsal psikolojiyle nasıl baş edeceğiz. Her iki yarının siyasetçilerine, kanat önderlerine, yorumcularına ve köşe yazarlarına şunu sormamız gerekiyor: Toplumun yarısının canımızı sıktığı bir ülkede ortak hayatı nasıl savunacak, nasıl kuracaksınız?
Türkiye’nin 50 yıl sonra dünyada nasıl bir yeri olacağı sorusunun cevabı, askeri güce ya da güneşe ve kuma değil, bu karmaşık problemi çözme maharetine bağlı.
Soru şu: 50 yıl sonra dünyanın ya da Avrupa’nın taşrası mı olacağız etkin bir ülkesi mi?
Başka ülkelerdeki tasarımcıların çizdiği elbiseyi diken; mühendisin geliştirdiği otomobili üreten tohumu domatese çevirip gönderen, özgürlükleri, demokrasisi eksik bir ülke mi olacağız, tasarımcıların, mühendislerin bilişimcilerin ve zihni üretimin ağırlıklı olduğu, huzurun, refahın, demokrasinin bir arada olduğu bir ülke mi?
Birlikte yaşayıp yaşamayacağımıza, yaşayacaksak ortak yaşamı nasıl kuracağımıza karar vermemiz ve hep birlikte kendi gelecek hikâyemizi yazmamız gerekiyor.
İki türlü uzlaşmaya ihtiyacımız var: Bir yandan toplumsal kesimler arasında herkesin kendini içinde hissedebileceği, ortak bir gelecek düşleyebileceği bir “biz” uzlaşısını, diğer yandan toplumla devlet arasında bir uzlaşıyı müzakere etmek zorundayız.
Bu mutabakatları, uzlaşmaları üretmemiz, hayata geçirmemiz bunun için zihin haritalarımızı yenilememiz; siyasetin kurum ve kurallarını değiştirmemiz, siyaseti normalleştirmemiz ve doğallaştırmamız gerekiyor.”
– 384 sayfalı kitapta katılmadığım tek paragraf şudur:
Demirel’in 20 Temmuz 1969 tarihli “İtişip kakışmakla zengin olamayız.” Demecinden yola çıkarak, siyaseti, müzakere kültürünü, çoğulculuğu; “itişip kakışmak” olarak gördüğü, kalkınmayı da zenginleşmeye indirgediği belirtilmektedir.
O yıllar, parlamento dışı muhalefet, kurucu meclis münakaşalarının yapıldığı, yeni bir sosyal ve ekonomik düzen arayışı ile kimi askerlerin koltuk arayışının iç içe girdiği, Demirel’in ‘sokağı hareketlendirenlerden’ şikâyet ettiği yıllardır ve ardından 12 Mart muhtırası gelmiştir.
Demirel, vermek istediği mesajı ve gösterdiği hedefi sokaktaki adamın diline çeviren bir siyasetçiydi. Kalkınmayı da zenginleşme olarak tarif etmesinin nedeni odur.

