Bazı İnsanlar Güç Ve Kuvvet, Bazıları İse Huzur Verirler

Stefan Zweig, Üç Büyük Usta adlı kitabında Charles Dickens için “Bütün İngiliz dünyasının en sevilen, en çok hayranlık duyulan, en çok saygı gösterilen hikâyecisidir,” der.

Benim ilgimi çeken bu sevginin derinliği değil bu sevginin bir yazara ve edebiyata yönelmesidir. 1800’lerin İngiltere’sinde halk ona ve eserlerine bu denli ilgi gösterir ve severken biz henüz romanla tanışmamıştık. Yıllar sonra bile hiçbir edebiyatçıyı böyle sevmedik, hiçbir esere böyle ilgi göstermedik.

1835 yılında “Boz” takma adıyla “Boz’un Karalamaları” başlığında notlar yayımlamaya başlar. Charles Dickens’ın sadık okuyucuları yıllar sonra bile ona ismiyle -Charles Dickens- değil daha samimi, daha teklifsiz “Boz” diye seslenirler.

Romanları aylık fasiküller halinde yayınlanır ve yaşlısı genci fasikülleri getirecek postacıyı evde beklemeye tahammül edemez, postayı karşılamaya giderler, kimi daha eve dönerken okumaya başlar, kimisi de -evdekileri daha fazla bekletmemek için- eve koşarak döner.

Dickens eserlerini yüksek sesle halka okumaya karar verdiğinde okuma yaptığı salonlar dolup taşar. İnsanlar onu daha iyi duyabilmek için sütunlara tırmanır, kürsünün altına girerler.

ABD’de Dickens dinlemek isteyenler bilet alabilmek için gişelerin önüne şilte serip uyurlar, salonlar dar gelir, bir kilisedeki okumasını vaiz kürsüsünde yapar.

Stefan Zweig, “Dickens, 1870’te 58 yaşında öldüğünde Londra’yı sanki bir savaş kaybedilmiş gibi derin bir keder sarmıştı,” diyor. Onu İngiltere’nin panteonu “Westminster Abbey Kilisesi”ne, Shakespeare ile Fielding’in arasına gömerler, binlerce insan oraya akın eder ve mezarı günlerce çiçek ve çelenk yağmuruna tutulur.

Peki, Dickens neden bu kadar başarılı olmuştur? Zweig’e göre bunun nedeni yaşadığı çağın sanat ihtiyacını karşılıyor olmasıdır. Yani tam zamanında ortaya çıkmıştır.

O dönem İngiltere’sinin sanat ihtiyacı nedir? Dönem Kraliçe Victoria dönemidir. İngiltere artık doymuştur, yediklerini hazmetmek istemektedir. Halinden memnundur. Heyecan ve serüven aramamaktadır. Kafasını karıştırmayan, trajik olmayan, kendisini pohpohlayacak şeyler okumak istemektedir. Zweig, bu durumu “İngilizler, kedilerin memnun olduklarında çıkardıkları hırıldamalara benzeyen tatlı sesler duymak istiyorlardı,” sözleriyle tarif eder.  

Kitapları milyonlarca insana gözyaşı döktürmüş, edebiyatın dışına çıkarak sosyal hayatı etkilemiştir. Onun hikâyesini okuyan zenginler toplum yararına işler için bağışlarda bulunmuş, Oliver Twist yayınlandığında çocuklara daha fazla sadaka verilir olmuş, hükümet düşkünler evlerini düzeltmiş, Dickens sayesinde merhamet ve iyilik artmıştır.

Zweig, tüm bu övgülerine rağmen Dickens’in dehasına yakışacak şiddette bir eser meydana getiremediği düşüncesindedir. Bunun nedenini de yine yaşamış olduğu çağda arar. “Dickens’ın trajedisi, Victoria dönemi İngiltere’sinin gelenekçiliği ve burjuvazisinin boyunduruğu altına alınmış olmasıdır,” der.

Kraliçe Elizabeth dönemi İngiltere’sinin ateşli, tutkulu, haris pervasızlığı bir Shakespeare yarattıysa Victoria dönemi doymuş İngiltere’sinin tedbirliliği de Dickens’ı sınırlamıştır.

“Bazı insanlar güç ve kuvvet yaratırlar; bazıları ise huzur verirler, Dickens dünyayı bir an için huzura kavuşturmuştur, ” diyen Zweig’a göre 19. yüzyılda, hiçbir zaman bir yazarla milleti arasında bu derece yakın ve sürekli bir bağlılığın kurulduğu görülmemiştir.

Biz bu topraklarda hiçbir yüzyılda, hiçbir yazarla yakın ve sürekli bir bağlılık hiç kurmadık.

Bu güzel ülkede, bu cennet vatanda ne zor, ne yorucu yaşıyoruz. Bir sanatçıyı, bir eseri konuşmayalı yıllar oldu. Sadece siyaset konuşuyor sadece birbirimizi suçluyoruz. Oysa bütün siyasal görüşlerin, ideolojilerin ve partilerin bagajı dolu, herkesin günah defteri kabarık.

“Farklı kimlikleriniz, farklı inançlarınız, farklı siyasi ve hayat tarzı tercihleriniz olabilir ama bir arada yaşamak zorundasınız. Durun siz kardeşsiniz!” diyecek bizi sakinleştirecek, normale döndürecek ve bütünleştirecek bir sese, bir esere ne kadar ihtiyacımız var.

Yorum bırakın