
16 Mayıs 1993… Bir Pazar günüydü. O gün Cumhurbaşkanlığı seçiminin 3.turu yapılacaktı. Süleyman Demirel, Başbakanlık Konutunda çalışıyordu. 13.30’a kadar çalıştı. Sonra konutun kapısından yolcu ettik. Başbakan olarak son çıkışıydı.
Ellerini arkadan bağlayarak çıkış nizamiyesine kadar yürüdü. Yanında Devlet Bakanı Ekrem Ceyhun ve Başbakanlık müsteşarı Necdet Seçkinöz vardı. Nizamiyenin önünde kendisini bekleyen basın mensuplarına “epey yoruldunuz” dedi. ‘60 milyonu kucaklamak için nasıl bir yaklaşım içinde olacaksınız’ şeklindeki bir soruya “Kollarımı açacağım, kucaklayacağım. Kucaklamak; herkese aynı mesafede, muhabbetle, sevgiyle muamele etmektir, herkese el uzatmaktır.” cevabını verdi. ‘Frak yakıştı mı?’ diye sordular. “Ben kendi kendime yakıştı dersem olur mu? Siz bakar karar verirsiniz.” dedi.
Konuttaki çalışmaya düz renk bir pantolon, ekose bir ceket -ve tabii ki kravat- kareli bir gömlekle gelmişti. O gün pazardı ve “Baba”nın spor giyinmesi bu kadar oluyordu.
Aracına bindi ve eve gitti. TBMM’deki 3. Tur saat 15.00’de başlayacaktı. Evde öğle yemeğini yedi takım elbise giydi ve oturuma 10 dakika kala TBMM’ne gitti ve o gün yapılan 3. Tur oylama sonucunda Türkiye Cumhuriyeti’nin 9. Cumhurbaşkanı seçildi.
Demirel;
-Her köşenin ve her kişinin cumhurbaşkanı olma,
-Halkı, devleti, devletin bütün kurumlarını, birbiriyle kucaklaştırma,
-“Bana sevgisi vardı, sempatisi vardı, oy verdiydi, vermediydi” demeden altmış milyon insanın, altmış milyonunu kucaklama sözünü tuttuğu 7 yılın ardından -ilk kez düzenlenen- bir devir teslim töreniyle görevini 10. Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer’e devretti.
16 Mayıs 2000 tarihinde bir yandan masamı topluyor, bir yandan televizyondan devir teslim törenini izliyordum. Vedalaşmaya gelenler oluyor ve üzüldüğümüzü düşünerek, “Biz buradayız.” diyorlardı. Ben de “Biz de Kuleli’deyiz” diyordum.
Masamı topladım, koltuğa oturup pencereden baktığımda dışarıdaki çam ağaçlarını ilk kez o gün gördüm. Törenin bittiğini haber verdiler aşağı indim. Fahri Abi’yle (İnal) birlikte bir polis arabasına atladık ve Demirel’i takip ettik.
Demirel’i Güniz Sokak’ın başında büyük bir kalabalık karşıladı. Tarkan’ın ‘Gül döktüm yollarına’ şarkısı çalıyor, gül yaprakları dökülüyordu. Demirel’in aracı ilerlemekte zorluk çekiyordu. Barış Manço’nun ‘Yol verin ağalar beyler’ şarkısı çalınmaya başladı.
Polislerin yardımıyla bahçeye girdik, Demirel pencereden “özlemişim sizleri” dedi, kalabalığı orada bıraktık. Fahri Abi’mle Kuğulu Park’a bakan bir pencerenin tam kenarındaki bir masaya 7 yılı koyduk.
Sonraki 7 yılın ne getireceğini bilemeden 7 yılın yorgunluğunu attık. İçimizde bir huzur vardı. Abdullah Cevdet Sokak, Başbakanlık Konutu, Köşk, Kuleli bizim için fark etmiyordu. Demirel nerede biz orada olmuştuk yine öyle olacaktık… Ya da biz öyle zannediyorduk.
Süleyman Demirel, görev süresi sonrası evinde konuklarıyla sohbet ederken zaman zaman şunları söylerdi. Ben ne demek istediğini ancak şimdi anlıyorum:
“50 sene bu hizmetlerde bulunup da sokağa bu kadar yakın oturabilmek önemlidir, bundan memnunum.”
Bölükbaşı’nın bir sözü vardır. “Bir yerlere gelinmesi, gidilmesinden çok daha kolaydır.”

