Can eriği

Sabah erken saatleriydi. Kapı çaldı. Bir adam babamın yolda baygın yattığını söyledi. Abim ve ben koştuk, babam kendinde değildi. Ben koştum Metin Abi’ye haber verdim. Babamı onun taksisine koyduk. Doktorun evine gittik. Doktor önce hasta yakınının kim olduğunu ve ücreti kimin ödeyeceğini sordu. Abim, “ben oğluyum ben ödeyeceğim,” dedi. Doktor ne olduğunu sordu. Abim bildiği kadarını anlattı. Babam kendinde değildi. Doktor kısa bir muayenenin ardından “hemen hastaneye götürün,” dedi.

Babamı aldık hastaneye geldik. Babam sadece nefes alıyor ve hırıltılı bir ses çıkarıyordu. Bir doktor abime bir şeyler söyledi. Tansiyona bağlı beyin kanaması geçirdiğini, yapılacak bir şeyin olmadığını kurtulsa dahi felçli kalacağını söylemiş sonra öğrendim.

Sıcak bir hazirandı, pencere açıktı, Kesikbaş Camisi’nden gelen salâ sesiyle uyandım ya da daha önce uyanmıştım bilmiyorum. Salâ bitince müezzin “merhum,” diye başladı ve ben babamın öldüğünü duydum.

Siz hiç babanızın salâsını dinlediniz mi? Ben dinledim ve sağır oldum.

Evimiz iki katlıydı. Pencereye koştum aşağıya baktığımda birkaç tane kocaman bakır kazan ve yanmakta olan ateşi gördüm. İnsanlar toplanmışlardı. Herkes bir tarafa koşturuyordu. Aşağıya indim. Evimizin köşesine geldim öyle durdum.

Ben köşede öylece dururken birileri bana “gel!” dedi kim olduklarını bilmiyorum, herkesi biliyor ama tanımıyordum. Onların peşine takıldım. 250-300 metre uzaklıktaki camiye gittik. Orada cenaze yıkamada kullanılan teneşir tahtasını dört bir köşesinden tutarak eve getirdik.

Siz hiç babanızın teneşir tahtasını taşıdınız mı? Ben taşıdım ve halen taşıyorum…

Teneşir tahtasını evimizin altındaki boş dükkâna koyduk. Ben tekrar köşedeki yerimi aldım. Orada öylece durdum. Durdum, durdum, telaşla koşuşturan, kim olduklarını bildiğim ama tanımadığım insanlara bakmaya devam ettim.

Bakır kazandaki su kaynamaya başlamıştı. Kalabalık artmıştı. Sonra babamı yeşil renkte bir tabutun içinde getirdiler. Bir süre sonra dükkân kapısının altındaki demir borudan sabunlu su akmaya başladı. Su kıvrılarak kendine bir yol buldu. Evimizin üst katındaki -sabah benim baktığım- pencereden ağlama sesleri geliyordu. Sonra iki ablam ve annem kollarına giren kadınların arasında dükkâna girdiler. Birileri bana “sen de gel,” dedi. İçeri girdim. Babamın üstüne beyaz bir örtü örtülmüştü. Önce ayaklarını gördüm. Ayak tabanları çatlaktı, rengi sarıya benziyordu. Sonra yanına gittim yüzüne baktım. Aynı babam gibi duruyordu. Sanki ölmemişti de uyuyordu. Öylece baktım.

Dükkândan çıkardılar beni, yerime gittim ve durdum. Sonra babamı dükkândan çıkardılar. Pencereden gelen ağlama sesleri arttı.

Tabutu omuzladık camiye getirdik. Musalla taşının üstüne koyduk. Beklemeye başladık. Birileri bana “abdest al,” dedi. Abdest aldım. Oradaki bir ağacın altında bir sandalyeye oturdum.

Sonra cenaze namazını kıldık. İnsanlar iki taraflı dizilerek bir koridor oluşturdular ve tabutu bu koridor üzerinde eller üstünde kaydırarak mezarlığa kadar götürdüler. Defin bitti, dua sona erdi. Birileri geldi koluma girdi, aceleyle beni mezarlığın girişine getirdiler. İki dedem, amcam, abim ve ben yan yana dizildik. Baş sağlığı dileklerini kabul ettik.

Eve geldim köşedeki yerime geçtim. Durmaya başladım. Bir süre sonra eve girdim, annemi gördüm. Annem simsiyahtı, zayıftı, hasta gibi duruyordu. Öylece odaya ve ona baktım. Evde sadece kadınlar vardı. Eve sığmadım. Dışarı çıktım.

Babamın cenazesinin yıkandığı boş dükkâna girdim. Teneşir tahtası duruyordu. Dükkân buhar ve sabun kokuyordu. Geri çıktım. Köşedeki yerimde öylece durdum, durdum sonra elektrik direğinin altına gittim orada durdum. Öylece durdum. Sonra evimizin arkasına yöneldim. Orada amcamlar oturuyordu. Merdivenleri çıktım. Kapıyı açtım. Alt katta mutfakları vardı. İçeri girdim. Yengem camın önündeki sedirde oturuyordu. Başka kimse yoktu. Yanında kenarları mavi, içi beyaz renkte çinko bir tabak vardı tabağın içinde de erikler vardı. Yeşil yeşildiler, taze, iri ve sulu oldukları yengemin yerken çıkardığı sesten belliydi. Dişim kamaştı. Yengem bana bir erik uzattı “sen de ye,” dedi. “Böyle zamanlarda can verir.” Benim babam ölmüştü ve o erik yiyordu. Can eriği…

Hiçbir şey demeden geri dışarı çıktım. Köşedeki yerime geçtim.

Sonra akşam oldu. Eve girdim. Kimse ağlamıyordu. Kimse konuşmuyordu. Kimse bundan sonrasını bilmiyordu…

Yorum bırakın