“Doğru anlaşılmayı istemek kişinin hakkıdır ama doğru anlamaya çalışmakta bir görevdir” der. Bu görevi yerine getirmeyenler karşısında hadiseleri tarihe bırakır.
Kendisinin tarihe iyi geçmeyeceğini söyleyen bir köşe yazarına şu cevabı vermiştir:
“Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne hizmet verenlerin tarihe nasıl geçeceğini bugünden tayin etmenin müşkülâtı ortadadır. Çünkü henüz olaylar devam ediyor, kişiler yaşıyor ve gerçekler lâyıkı veçhile bilinmiyor. Zihinler hem doğrunun, hem yanlışın etkisi altında. Tek taraflı yanılgılar, buğzlar, garazlar henüz his fırtınasından kurtulmuş değil.
Yazarın Süleyman Demirel’in tarihe nasıl geçeceği hususundaki şahsi görüşleri kendi takdiridir.
78 senelik Türkiye Cumhuriyeti’nin 50 senesinde varım. 10 sene devletin kalkınma hizmetlerinde ve üst bürokrasisinde hizmet gördüm.
1965’den 2000 yılına kadar geçen 35 sene zarfında, Türk siyasi hayatının çalkantılı yıllarının içinde oldum. Türkiye’de çok partili rejimi yaşatmak için mücadele verdim.
Başında bulunduğum siyasi parti; çok partili düzene geçildiğinden itibaren yapılan 14 seçimde, %50’den fazla oy alabilmiş iki partiden bir tanesidir.
7 defa Hükümet kurdum. 12 sene Başbakanlık yaptım. Arkamda hep seçilmiş oy çoğunluğu oldu, yani halkın hür iradesi oldu.
Benim; iktidar olarak, muhalefet olarak, Başbakan olarak, Cumhurbaşkanı olarak içinde bulunduğum 35 yıllık siyasi hizmet dönemimde, Türkiye, ortalama %5 kalkınma hızını sağlayabilmiştir. Bu dönemde Türkiye 189 ülke arasında 16. büyük ekonomi olmuştur.
Acaba, tarihe yazarın dediği gibi geçeceksem, bu tablodaki rolümüz ne olacak? Tabii ki söyleyeceklerimiz bundan ibaret değildir.
Tarihin inkârcı değil, tarafsız olabilmesi halinde bizim, tarihe nasıl geçeceğimiz hakkında en ufak bir endişemiz yoktur. Ama yazarın dediği gibi geçmeyeceğimiz kesindir.”
Demirel’in oturduğu ev Ankara’nın en işlek caddesine çok yakın bir sokaktadır. Ankara’nın orta yerinde oturuyor diyebiliriz. Çevredeki binalarla, oturduğu üç katlı bina arasında ön cephesinde bulunan küçük bir polis noktasının dışında bir farklılık görünmez.
Demirel’in Güniz Sokak’ta, konuklarıyla geçmişin muhasebesini yaptığı bir gündü. Oturduğu koltukla sokak arasında mesafeyi göstererek dedi ki: “50 sene bu hizmetlerde bulunup da sokağa bu kadar yakın oturabilmek önemlidir, bundan memnunum.”
Bu ülkede yıllarca siyaset yapmış, başbakan ve cumhurbaşkanı olarak aldığı kararlarla insanların yaşamlarını etkilemiş bir kişinin, sokağa 20 metre uzaklıkta oturabilmesi demokratik rejimin güzelliği olduğu kadar o kişinin de başarısıdır.
Sokağa 20 metre uzaklıkta oturabilmesi, siyaset ve hizmet yaşamı boyunca gayrimeşru ve kural dışı hiçbir yola tevessül etmemiş olmasının mükâfatıdır.
Demirel, etik bir liderdir. Sokağa 20 metre mesafede oturabilmesini, kendisine oy versin vermesin kimseye karşı kin ve intikam duygularıyla hareket etmemiş olmasına da borçludur.
1965 seçimlerinde %53 oy alarak başbakan olduğunda oy aldığı kitle, 1960 ihtilalinden zarar görmüş ve moda deyimle mağdur olmuş bir kitleydi. Türkiye, başbakanı, bakanları asmış bir ihtilalin kırıp döktüğü bir ülke idi. Böyle bir ortamı, gücünü pekiştirmek, oy tabanını toplu tutmak için siyasetine malzeme yapmamıştır.
Demirel, o dönemin bölünmüş Türkiye’sini bütünleştirmiş olmasını ülkeye yaptığı maddi hizmetlerden daha önemli saymıştır.
12 Eylül darbecileri tarafından Hamzakoy ve Zincirbozan’da hürriyetinden mahrum bırakılmış olmasına rağmen mağduriyet edebiyatı yapmamıştır. Bu konuda şunları söylemiştir:
“Adamlar bizi Zincirbozan’a koydu. Biz çok da büyütmedik. Şahsımıza zarar verilmesi önemli değildi. Yeter ki devlet zarar görmesin. 9600 m2 bir yer, 16 tane adam, hepsi siyasetin içinden geliyor, iki partiden hem Halk Partisi’nden hem Adalet Partisi’nden. Ben onlara söyledim, ‘Biz buraya sığmayız.’ Kocaman Türkiye’ye sığmayan adamlar, 9600 metrekareye sığar mı? Sığmayız. Ama devlete de karşı olmayız. Devletin silahlı gücünü yıpratıcı bir tavır takınmayız. Fakat bunlar yanlıştır, çıkar meydana…
3-5 gün sonra tazılar getirdiler. ‘Nedir bu?’ dedim. ‘Güvenlik için’ dediler. Biri kaçarsa, bu tazılar yakalayacakmış. Orada bu tazılar gibi çok ağrıma giden başka şeyler de oldu. İhsan Sabri Bey, valilik, bakanlık, cumhurbaşkanlığı vekilliği yapmış bir kişi idi. Hanımının çantasını arıyorlardı. Biz yine de bunları büyütmedik. Üzüldük, ama kin gütmedik.”
7 Mayıs 1993 tarihinde Show TV’ de yayınlanan Gazeteci-yazar Güneri Civaoğlu’nun sunduğu Güncel adlı programda kendisine sorulan “Zincirbozan’ı, Hamzakoy’u birer açık hava demokrasi müzesi haline getirmeyi düşünür müsünüz?” şeklindeki bir soruya bakın ne cevap vermiştir:
“Hayır, geçmişteki olayları bir kırgınlık, dargınlık vesilesi, vasıtası veyahut da bir iddia meselesi haline getirmenin, bir kavga meselesi haline getirmek yanlıştır.
Bunlar, bizim demokrasimizin geçtiği merhalelerdir. Hiç kimseye kırgın değilim, dargın değilim, kimseye de en ufak bir düşmanlığım yoktur. Türkiye’nin bugün her zamankinden çok geride kalmaya değil, ileriye bakmaya ihtiyacı vardır. Türkiye bugün birbirini kucaklamalıdır. Benim görevim, Türkiye’de halkı, devleti, Silahlı Kuvvetleri, devletin bütün kurumlarını, hepsini kucaklaştırmaktır.”
Cumhurbaşkanlığı dönemi boyunca tüm karar ve eylemlerinde, icraat ve beyanlarında tarafsız olmuş, herkesi ve her düşünceyi kucaklamıştır. Ortaya çıkan siyasi krizleri aşarken, verdiği kararlarla kimi zaman kendi kurduğu partisini karşısına alma pahasına bu tarafsızlığına gölge düşürmemiştir Türkiye’nin birliğini, beraberliğini ve iç barışını korumayı her şeyden önemli görmüştür.
Demirel az yapmıştır, çok yapmıştır, doğru yapmıştır, yanlış yapmıştır ama bir şeyi hiç yapmamıştır: Ne halkı devlete karşı ne de kendisine oy veren kitleyi, vermeyenlere karşı hiç kışkırtmamıştır.
Demirel, kendisiyle, tarihiyle, milleti ve devletiyle dost bir liderdir. Bir devlet adamı için en büyük mükâfat, etik ve dost liderlik yapmanın verdiği vicdan rahatlığı olmalıdır.

