Demirel: “Ben, siyasilerin, devlet idare etmiş ve devletine hizmet etmiş olanların kamuoyu tarafından doğru anlaşılma yönündeki kaygılarını haksız bulmam.
Siyasetçiler tartışılmalıdır, siyasetçiler hakkında iyi düşünen de vardır, iyi düşünmeyen de vardır, siyasetçilerin fikrini beğenen de vardır, beğenmeyen de vardır.
Kişi, uzun süre bu hizmette bulunduğu zaman övgüler alabildiği gibi ister istemez birtakım eleştiriler de alabilecektir. Sonra, adam çıkıp diyebilecektir ki, “Benim dedem sizinle beraberdi, babam sizinle beraberdi, şimdi ben sizinle beraberim, oğlum da galiba sizinle beraber olacak,” en asgarîden bunu söyleyebilir, bunda da haksız değildir.
İnsanların neden memnun, neden şikayetçi olacağını kestirmek her zaman mümkün değildir,” der.
Demirel’i anlamak zordur.
Topluma yön veren liderler yaşadıkları dönemin ve çevrenin eseridirler.
1930’lu yıllar Demirel’in çocukluk yıllarıdır. Demirel, 1930’lu yılları, 1940’lı yılları bilmek gerektiğini, bu yılları bilmeyenlerin bugünün kıymetini anlamakta, Cumhuriyet’in kıymetini anlamakta ve kendi mücadelelerini anlamakta zorluk çekeceğini belirtir.
Kendisini içinde bulunduğu muhitten, çok ilerilere iten sebep olarak köylünün o yıllardaki yaşam koşullarına tanık olmasını gösterir. O koşulları şöyle anlatır:
“Nenem köyümüzde, mahallemizde sokaklarda oynayan çocukları görür, sevinirdi. Çünkü benim köyümden askere gidenlerin yüzde 50’ye yakını geri gelmemişti. Tükenecek miyiz? Diyerek korkulmuştur. Her evde bir şehit, her evde yetim vardı. Biz, bu yangının hikâyelerini dinleyerek büyüdük.
1930’lu yıllar, Türk köylüsünün fakirlik ve yoksulluk içerisinde boğulduğu yıllardır. Üstünde yoktu, başında yoktu. Medeni hizmetler yoktu. Köylünün çoğunun içecek suyu yoktu. Işık, hiçbir köyde yoktu. O yıllarda, idare lambası vardı, gazyağı kullanılan lamba bile lükstü.
Köylünün bir avuç toprağı vardı, ekerdi biçerdi. Yıl iyi giderse, kendisine ve hayvanlarına yetecek kadar mahsul alırdı. Pazarla çok fazla ilgisi yoktu. Pazardan ne alırdı? Şeker alırdı, tuz mutlaka alırdı. Tuz çok önemli idi. Gaz yağı alırdı, bir de bez alırdı.
İnsanların en uzun gidebildiği yer, belki kendi il merkezleriydi. Kişiler askere gitmese, Türkiye’nin hiçbir yerini bilmezlerdi.”
Demirel, Türkiye’nin varlarını sayarken, “Tarlalar ekili, fabrikalar çalışıyor.” diyorsa bunun nedeni tanık olduğu o koşullardır.
Kıtlık ve yokluk görmeyen bir neslin onun ülkenin aldığı yağış miktarını bölge bölge takip etmesini anlaması zordur.
500 yıl yaşadığınız Balkanları birkaç ayda kaybetmenin anlamını bilmiyorsanız/önemsemiyorsanız onu anlamak zordur.
Yılda sadece 400 milyon dolar döviz kazanabilen bir Türkiye’de hem halkın refah düzeyini artırmaya hem de Boğaz köprüsü, Keban Barajı gibi eserler ortaya koymaya çalışmıştır. Ancak -ayrılmış değil- asılmış bir başbakanın koltuğunda oturmaktadır ve odasında darağacının gölgesi vardır. Bu gölge “Demokles’in kılıcı” gibidir.
O dönemin şartlarını anlamak için Başbakan Demirel’in 25 Şubat 1969 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde söylediği şu sözlere bakmak yeterlidir:
“Bir şeyi daha ifade edelim; her gün bizim önümüze darağaçları konuyor; Merhum Menderes’in akıbeti böyle oldu, sizinki de böyle olur. Yazılıyor, çiziliyor, karikatürler yapılıyor, söyleniyor sağda solda… Muhterem milletvekilleri, darağacının altında ot bitmez…”
Demirel, bu ülkenin günah keçisidir. Ne olduysa ondan bilinir. 12 yıl başbakanlık yapmıştır ama ülkeyi hep onun yönettiği sanılır. 1980 öncesindeki yoklukları ve kuyrukları o kaldırmıştır ama yokluk deyince onun da adı geçer. Bunda bizim insanımızın kronolojiyi bilmemesinin ve önemsemesinin etkisi de vardır.
Askerlerden korkmakla itham edilir ama o, 1960’lı yıllarda askerin siyasetin tam ortasında olduğu zamanlarda Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cemal Tural’ı görevden almıştır.
Cemal Tural, öylesine güçlü bir askerdir ki kendisine görevden alındığını bildirme yazısını tebliğ etmekte dahi zorluk yaşanmıştır. Astlarının makam aracındaki forsu sökmeye dahi çekindikleri anlatılır. Demirel’in özel arşivinde gördüğüm bir belge, Cemal Tural’ın görevden alındıktan sonra bir süre izlendiğini, hareketlerinin rapor edildiğini göstermekte idi. Bu belge onun gücünün işaretidir.
1975 yılında Amerikan üslerini kapatma kararı almıştır, “afyon halkın geçim kaynağıdır” diyerek afyon ekimi yasağını kaldırmış, kalkınmak için komünist rejimle, SSCB ile iş birliği yapmıştır. Ama bunlar onun için “ABD’nin adamı” denmesine engel olamamıştır.
Peki, bütün bu eleştiriler, yanlış anlamalar onu etkilemekte midir? Hayır. Ona göre bunlar normaldir. Halkın genellikle kendisini yönetenlere ve özellikle siyasilere karşı vefasız olmasını, onların aleyhinde konuşmasını doğal karşılar. Bunu nankörlük, değer bilmezlik olarak görmez.
Der ki: “Siyasetin doğasında bu vardır. Tabii ki, herkes hakkındaki hükmü tarih verecektir ne yapmıştır ne yapmamıştır, az yapmıştır, çok yapmıştır, iyi yapmıştır, kötü yapmıştır.”
Doğru anlaşılmadığı ya da kasten yanlış anlaşıldığı zaman bunları dert eder mi? Hiç etmez, geleceğe ve işine bakar. Yaşama sevincini hep diri tutabilmek ve iyi yaşama çabasını sürdürülebilir kılmak için kendisini merkeze almıştır.
Demirel, 23 Aralık 1999 tarihinde İnönü Belgeseli’nin tanıtım töreninde Merhum İsmet İnönü için şunları söylüyordu:
“İnönü’nün anlatılması pek kolay değildir. Evvela iyi anlaşılması lazımdır. Anlaşılması zor, anlatılması zordur. Çünkü bu büyüklüğün icabıdır. Yani kolay anlaşılsa kolay anlatılsa büyüklük ortadan kalkar. Rahmetli İnönü anlatılamaz, ne kadar anlatmaya çalışsanız boşlukta kalacaktır. Anlatmaya çalışanın kusuru değildir. Anlatılmaya çalışılan kişinin zorluğudur.
Bizi o kendine has üslubu ile eleştirdiği vakit biz zaman, zaman alttan alıp “Siz bize böyle diyorsunuz ama kusur sizin çünkü biz sizin kurduğunuz Cumhuriyet okullarında okuduk, geldik. Eğer iyi okumadıysak, iyi okutulmamışsak kusur sizindir,” der işin içinden çıkardık. “Yine ben kusurluyum,” derdi. Evet, bazı insanların kusurların tümünü yüklenme gibi mecburiyetleri vardır.”
Altı çizili satırlar Demirel için de geçerlidir.

