Cumhurbaşkanı Demirel, “Türkiye Cumhuriyeti, hilafeti bırakıp Cumhuriyete geçmek değildir. Bu bir devletten başka bir devlete geçiştir,” der. Türkiye Cumhuriyetinin, Osmanlı’nın devamı olduğunu ama Osmanlı’dan devraldığı değil, düşmanlardan kurtardığı topraklar üzerinde kurulduğuna dikkat çekerdi.
Demirel, Osmanlı’dan Cumhuriyete geçildiğinde halkın aynı, kültürün aynı, dinin aynı olduğunu, farklı olanın devlet, devletin kurumları, mantalitesi ve hedefleri olduğunu belirtirdi. Saltanat ve Hilâfetin Cumhuriyetle devam edemeyeceğini belirten Demirel’e göre, saltanat hanedanın idare yetkisi ve kudretini temsil etmekte idi, hilafet ise Hıristiyanlıkta olduğu gibi bir ruhanî makam değildi.
Demirel, hilafetin devletin olmazsa olmaz bir unsuru olmadığını şöyle gerekçelendirmekte idi: “1517’ye kadar Osmanlı Devleti yok mu? Var. O dönemde Osmanlı Devleti’nin halifesi mi var? Hayır. Osmanlı Devleti Bağdat’taki veya Mısır’daki halifeye bağlı mı? Hayır. Osmanlı’nın Müslüman halkı buralara bağlı mı? Hayır.”
Demirel, 3 Mart 1924 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde hilafetin kaldırılması görüşmeleri sırasında Adalet Bakanı Seyyid Bey’in yaptığı konuşmayı herkesin okumasını tavsiye ederdi.
Kendisi de büyük bir din âlimi olan Seyyid Bey’in 3 Mart 1924 tarihinde yaptığı konuşmada dile getirdiği bazı görüşleri şöyledir:
“Halifelik öyle zannedildiği gibi dinin asli sorunlarından değildir. Siyasi bir meseledir. Zamana, örf ve âdete göre değişir. Zamanın gereklerine bağlıdır.”
“Zannolunuyor ki biz hilâfeti kaldırırsak Mısır’da, Hindistan’da ve diğer İslam memleketlerinde çok kötü etki yapacak. Bu boş bir fikirdir. Emin olun İslam dünyasının bilginleri kimin halife olacağını ve nasıl halife olmak gerekeceğini bizden iyi bilirler.”
“Vaktiyle İstanbul’da cihat fetvası çıkarıldığı zaman İslam dünyasından bu davete katılım konusunda hiçbir ses çıkmadı. Irak’ı, Suriye’yi ve hatta Halifelik başkenti sayılan İstanbul’u işgal eden ordular Hindistan’ın Müslüman askerlerinden oluşuyordu. Beni Arapyan Han’ında bir odaya kapayarak başımda nöbet bekleyen Müslüman Hint askeri idi.”
“İslamiyet’te insanlar hakkında kutsallık yoktur. İslamiyet’te öyle Hristiyanlıkta olduğu gibi ruhbanlık yani din adamları yönetimi yoktur.
“İslâmiyet, mukaddes olarak yalnız bir şeyi tanır ki, o da (Hak) tır. Kutsal olan yalnız hukuktur, haklardır, hak’ tır. Cenab-ı Hakkın ismi de (Hak) tır. Kutsiyet de ondadır. Bazı dinlerin bazı eşyaya verdiği kutsiyeti İslâmiyet vermemiştir. Hele insanlara hiç kutsiyet vermemiştir. Peygamberlere bile kutsiyet vermemiştir. Hazreti Peygamberin en büyük duası (Allahümme lâ tec’al kabri vesenen yû’bedu) duası idi. Manası yarabbi benim kabrimi put yapma demektir.”
“Artık yürüyelim, dirilelim. Bütün uygarlık dünyası almış yürümüş, ilerleme yolunda dev adımlarla gidiyor. Biz bunların arkasından boynu bükük yetim gibi bakıp (Göçtü kervan, kaldık dağlar başında) mı diyelim? Doğrusu insan müteessir oluyor. Ne yalan söyleyeyim aynı zamanda insana hiddet de geliyor. Ne acayip şey! İslâm dini bu kadar yüksek ve ilerlemeyi seven bir din olsun da biz Müslümanlar milletler ve toplumlar içinde en geride kalalım.”

